16 Aralık 2018 04:30

Yeni bir mizah türü olarak Türkiye

Paylaş

Mizah kelimesine TDK “gülmece” demiş geçmiş. Devletin mizaha bakışı, dil kurumunun yaklaşımından belli oluyor. 

Oysa edebiyatta ayrı, tiyatroda başka, günlük yaşamda farklı, kullanım yerine göre bir sürü alt başlığı var.

Vodvil, fars, kabare, orta oyunu, standup sahneye dair aklıma ilk gelenler, Osmanlı’da Divan edebiyatında hezliyat, zevkiyat, mutayebat, şathiyat diye gidiyor.

Daha bunun kara komedisi, trajikomiği, absürt komedisi, karikatürü var.

Ferit Öngören’in, Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı ve Hicvi kitabında yaptığı sıralama belki biraz işimizi görebilir:

Latife: Yumuşak bir mizah tarzıdır. Anektodlara, yaşanmışlıklara dayanır. Latifeyi kaldıramayan kişi hoşgörüsüz addedilebilir çünkü kökünden belli “latif” yani ince, hoş, güzeldir. Karşılaması kolaydır.

Nükte: Yanlış bir şey söylediğinizde bir hata yaptığınızda karşınızdakine geçen söz hakkıdır, nükte nezaket ile ölçülür.

Sözlü mizahta nüktedan tiplerin yaratılmasına yarar. Toplum nüktedanları hoşgörü ile karşılar.

Nüktedanlar şiirdeki cinas, istiare, teşbih ögelerini iyi kullanır, çift anlamlılık kullanımıyla adeta dil cambazı üstadıdırlar.

Şaka: Kurguya dayanır. Karşınızdakinin hoşgörü sınırını tartar.

Sonunda gerçeğin açıklanması gerekir. Bu sebeple de iki kişi arasında şakanın olabilmesi için bir şekil ilişki de olmalıdır. 

İğne ve taş: Konuyu bilen kişiler arasında kelime oyunları ile birini yerme üzerinedir. İğ-neleme ve taşlamaya yanıt vermek kolay değildir.

Hiciv: Açıkça saldırı barındırır. Suçlama ve küfre dönüşmeye yakın bir sınırdadır ancak o sınırı aşmaz.

Alay: Alay ortaya çıkınca şaka denilip üstü kapatılır. Çünkü alayda olmayan bir durumu kişilere pozitif anlamda yükleyip tersine bir durum yaratmak ve konuya hakim diğer insanları güldürmek söz konusudur.

Olmadık bir özelliğini övmek, yükseltmek üzerine çekişmeli kişiler arasında yaşanır. Bir hal ve tavır sanatı da diyebiliriz.

Halt: Karşıdakinin güç durumda kaldığı ama o kişiyi kastederek yapmadığı için halt edenin, zarar verdiğini kabul etmediğini durumlardır.

Günümüzde yaşadıklarımız hangi başlığa girer diye kafa yoruyorum. Sanki halk olarak maruz kaldıklarımız biraz halta giriyor.

Selahattin Demirtaş’ın, AİHM kararına rağmen jet hızı ile kesinleştirilen tutukluluğu üzerine yazdığı “Az daha dışarıyı boyluyorduk” metni mesela hem iğne ve taş, hem latife hem nükte en çok da alay.

İçinde zarafet, zeka ve kinaye barındırıyor. Üzerine söz söylenmesini de imkansız kılıyor. Ama Sayın Demirtaş bunu zaten hep yapıyor. TRT’ye çıkabildiği, kuruma uzun övgüler ve teşekkürler düzerek yaptığı yegane seçim konuşmasında da ince, zeka kokan bir alay vardı.

Ama bu ince alay ancak Türkiye’de anlaşılır, yabancı herhangi bir dilde bunu ifade edebilmemiz imkansız.

Türkiye, dışarıdan bakınca tam da “Şakaysa hiç komik değil, gerçekse çok komik” vakası gibi görünüyor.

Evrensel mizaha absürt ve kara komedi arasından bir yerden yepyeni bir türle dahil olmuşuz gibi duruyor. Kibar Feyzo 40 yaşına girdi, sanki vaziyet hâlâ “Ağam bizimle eğleniy”

Konyalı robot (Şaka zaten robotun memleketiyle anılmasından başlıyor) sahneden düşüyor. Günümüzde evi kendi kendine süpüren elektrikli süpürgelerde ve hatta uzaktan kumandalı oyuncaklarda bile bulunan sensör, insansı robotta maalesef çalışmıyor. Hadi düştün, bütün sihri bozdun diyelim neden sıvıyorsun? Ada hastaneye yatırılıyor. Ziyarete gelen diğer robotlarla fotoğrafı çekilip mizah yapılıyor. Yapılan açıklamayı kopyalıyorum:

“İlk uygulanan tedavi sürecinden sonra diğer robot arkadaşları tarafından ziyarette bulunulan robotumuza, Konya’mızın yerli ürünleri çikolata, süt, mevlana şekeri, etli ekmek, çiçekler, akü ve işlemciler hediye edildi. Robotlar ile koyu bir sohbette bulunan Mini Ada’nın kendine gelir gelmez sorduğu ilk soru ise Konyaspor’un durumu ile Şeb-i Arus Törenleri oldu.”

İnsan kendini “Lan hastaneye etli ekmek ve Mevlana şekeri mi sokulur?” derken buluyor. Bu yeni mizahın en etkili neticesi: insanda, absürtlüğe kapılıp mantıklı yorum yapmaya çalışırken bir anda vaziyeti fark edip kendini tokatlama arzusu yaratması.

Barış akademisyenlerine mahkeme başkanı “Biz soruyoruz duruşmalarda pişman mısınız diye pişman değilim diyorlar” diyor.

Bu insanlar, bu suça ortak olmayacağız metni imzalamışlar. “Pişmanız bu suça ortak olacağız” mı demeleri bekleniyor? 

Sırrı Süreyya Önder 2013 Newrozu’nda “Türkiye’yi gülistana çevireceğiz” diyor. “gülistan” iddianameye “kabristan” diye geçiriliyor, savunma talebi kabul edilmiyor. Kendi ayakları ile cezaevine gidiyor.

Demirtaş duruşmasında hakim “Evet ben tarafım” diyor.

Al bunu “Bir gün Nasreddin Hoca ile Demirtaş” diye fıkra yapıp son cümlesine yaz vallahi hiç sakil durmuyor.

Ülkenin gerçekten azımsanamayacak bir kısmı Fransa’yı yakıp kavuran ‘Sarı Yelekliler’ eylemlerinin PKK ve FETÖ tarafından yönetildiğine inanıyor. Biri de sormuyor neden Fransa, neden Macron ve ne alaka?

Bahçeli çıkıp “Sarı Yelekliler’ karşısında bizi bulur” diyor, nerede karşılaşılacak bilinmiyor. Sırpsındığı ya da belki Mohaç olmadıysa Dandanakan? Her ülke kendi bacağından asılır da işte anlatmak bazen çok zor oluyor.

Enternasyonalin üyesi ana muhalefet partisi lideri de çıkıp “İşçiler meydana çıkmıyorsa kimse kusura bakmasın o işçiler işçi değil, hak verilmez alınır” diyor. İnsana, böyle başından aşağı bir kaynar su hissi ve yine malum kendimi tokatlayayım da rahatlayayım duygusu hasıl oluyor. 

Tren kazalarına karşı önlem olarak yetkililer, yakınlarını kaybedenleri sosyal medyada blokluyor. Mağdur bloklanınca görünmez mi oluyor? Maden kazaları fıtrata giriyor, oradan hiç çıkamıyor. Çevre katliamına kazan kaldıran köylülerle iletişim şekli olarak vali, mandalini tercih ediyor.

Birileri ‘FETÖ’ye küfrettiği için, ‘FETÖ’cüler ‘FETÖ’cü oldukları anlaşılmasın diye ‘FETÖ’ye küfretme ihtimalleri bulunduğundan ‘FETÖ’cü olabilir diye yargılanıyor. Bir başkası ‘FETÖ’ye küfretmediği için ‘FETÖ’ye yakın olabilir diye, biri de işte pide söylemiş de o pideciden başkası da pide yermiş de ‘FETÖ’cünün florası oradan sekip amaaaaan işte yani ne yaparsan yap salgın var, kimin nasıl yakalanacağı belli olmuyor.

Öylece dursun ve eylem köpürtsün diye yurt dışından adam ithal etmekle suçlanan da var, Facebook hesabındaki epi topu 120 arkadaşına hitaben içini dökmekle suçlanan da.

İçerisi doldukça doluyor, yapılacak olan 228 yeni cezaevi, icat edilecek yeni ve renkli suçlarla misafirlerini bekliyor.

Bunca yangının orta yerinde adamın da biri çıkmış, “Tembellik hakkı kullanacağım” diye boş evi, üzerinden kalkmadığı koltuğu ve çok da hoşlanmadığını fark ettiği eski kız arkadaşlarından galeri yapıyor.

Bu esnada başka insanlar çok da hoşlandıkları, hatta kör kütük aşık olduklarını, neden olduğunu anlayamadan öpe koklaya cezaevine yolluyor. Valla sadeleşmek istersen birader, F tipleri buna gayet müsaade ediyor. Kadın madın da yok, gazete olarak ne verirlerse, internet hepten kadük. Yersen buyur buradan sadeleş. Ya da dur sen yorulma ben kendimi tokatlarım.

Tam bunu atlatacağız, 1989’dan beri salya sümük izlediğimiz, aynı adlı romandan uyarlanan Uçurtmayı Vurmasınlar’ın yönetmeni çıkıp “Bir sevgi filmidir ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’. Filmi bu duygularla yaptım. Hiç politik bir film değil düşünülenin aksine. Ben filmde mekan olarak hapishaneyi seçmiştim sadece” diyor.

Abicim roman da film de zaten annesiyle birlikte cezaevinde yaşamak zorunda kalan bir çocuğu anlatıyor.

Kilyos sahilini mi seçecektin mekan olarak yoksa Şanzelize Bar’ı mı?

İnsanın bu ani çarkçıların hepsine “Git filmini bir daha izle, sen de git filmin izlenip izlenilmediğini izle, sen de filmin izlenip izlenilmediğinin izlenip izlenilmediğini izle bak bakalım politik miymiş?” diyesi geliyor.

Mizahın en “hard core”u bizde yaşanıyor güzelim de ya tutuklanıyoruz ya da ölüyoruz diye pek gülesimiz gelmiyor.

Aslında içinde yaşamasan dışarıdan izlemesi çok komik ülke ama bizim hedefler malum sınır da tanımıyor.

Bir gün aniden 82 Musul, 83 Kerkük söylemi devreye girer ya da aniden bir Rus uçağının düşeyazası gelir ya da Trump’a korku salan turp doğrama operasyonları yapılır, İsrail’in kolası rögara dökülür, ey Hollanda seni portakal gibi sıkarız, Almanya ayağını denk alsın, Britanya Kraliçesinin elini öpünce başımıza koyarız hürmeten ama o da otursun örgüsünü örsün, Macron da nasılmış pışık, şimdi kendi uğraşsın derken bizim mizaha dünya tam gülecek gibi oluyor ama kendini iyi tutuyor.

Ata sporumuz herhalde bu mizah bizim, “Güleriz ağlanacak halimize” lafı yerleşmiş deyimler sözlüğüne, eskimiyor. Yine de insan bir zamanların nüktesini, hicvini, latifelerini özlüyor. Estetik her yerden yaralandı evet ama mizah hepten kan ağlıyor.

Merhabalar merhabalar, nasıl gidiyor arabalar?

Neyse, bu da geldi belki geçer belki geçmez biz önümüze bakalım. Küt diye gidersem alimallah bir trende, bir göçükte, depremde, yer yarılır, asfalt çöker, köprü yıkılır ne bileyim uçağın taksiye çarptığı memleket burası, kafasına inek düşüp ölen var, ne olursa olsun yiğitlik serde kalsın.

Yaban ellerden soran olursa, gülmekten öldü dersiniz. 

Kalkın biraz Aziz Nesin okuyalım bu pazar.

Malum, rahmetlinin öykü kitaplarında hapsolmuş birer karakter gibiyiz.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa