Tipi mi imbat mı Flamingolar?


18 Kasım 2018 04:10

O beyazlık nasıl da sarıp sarmalayıcı geliyor insana. Masumiyeti temsilen yağıyor göğün ipek teninden kar, toprağı örttükçe bir imkânsızlığa neden oluyor ama bununla ilgilenmiyor bile. Bitimsiz gibi çoğalıyor, çoğaldıkça beyaza kesiyor her yan. Olabildiğince beyaz. Olabildiğince insana ve doğaya dair, olabildiğince içe dönük ayrıca.

Bir çocuk şaşkınlık, hayret, üşümek ve sığınmak arası duygularla bakıyor o beyazlığa. Olacaklardan habersiz uykunun güvenli kollarına gitmek istiyor bir an önce. Durmak bilmez mırıltıyla yağan kar, birazdan bir cinayete neden olacak ve bunun adına ‘trafik kazası’ diyeceğiz. Kars ve kar bir araya gelince erişilmez uzaklığın düş dolu yalnızlığı da giriyor işin içine. O gece annesini ve babasını bembeyaz bir cinayete teslim ediyor altı yaşındaki kız çocuğu.

O çetrefil yalnızlıkla, bitmek bilmeyen susku buluşunca konuşmak da anlamını yitiriyor artık. Aslı Perker’in Flamingolar Pembedir adlı yeni romanı bir kız çocuğuyla birlikte Kars’tan yola çıkarıyor okuru. Taşların bile kemikleri sızlarken soğuktan, otobüsün üstünde taşınan tabutların hangi karmaşaya ya da yalnızlığa davet ettiğini bilmeden yola koyuluyoruz işte. Gideceğimiz yerde bizi kim karşılayacak? Elbette elimizde bir dayı sıcaklığı yol boyunca; ama sonraya dair ayrıntıları hangi sözcüklerle kurgulasın altı yaşında bir çocuk. Nereden bilsin anne ve babasız bir hayatın ona neleri susturacağını.

Başından geçenleri yaşının gerektirdiği sözcük ve cümlelerle anlatmaya çalışıyor çocuk. O cenaze karmaşasından sonra uyumaktan başka dil bilmeyen anneannesi ve dayısıyla yeni bir hayatın kapıları aralanmış kendisine. Başka bir olanak yok onun için, kendini oluşturmak ve kendiyle yeni bir hayat kurmak zorunda. Bunu fark etmesi uzun sürmüyor; annesinden edindiği alışkanlıkların tümü geride kaldı. Kars’ta değil artık, İzmir’de onun geleceği.

Güçlü ve yerinde bir dayı karekteri Fatih. Parmak sallamıyor, emir kipiyle cümleler kurmuyor, şefkat göstermek gibi saçmalıklara kalkışmıyor, öğretmek için çırpınmıyor. Kederi ve sevinciyle, beklentileri ve kaybettikleriyle bir arkadaş edinmiş o da, doğanın dengesini ve varsıllığını içselleştirmiş, gerektiği kadar alıyor doğadan her şeyi, sonrasını sonraya bırakıyor.

O kayık giriyor romana ilerleyen sayfalarda. Yeni bir anne karekteri olarak artık kayıkla bütünleşiyor çocuk. Çocuk mu sadece? Artık bir adı var sayfalar arasında, “Bahriyeli” koydu dayısı onun adını. Bahriyeli annesinin adını taşıyan kayıkta kendine yeni bir dünya kuruyor. Annesinin rahmine geri dönmüş gibi ya da onu kaybettiğini sandığı ve buna ikna olması gerektiği bir zamanda onu yeninden bulmuş gibi devam ediyor hayatına.

Orada şarkılar girip çıkıyor Bahriyeli’nin hayatına, balıkçılar, denizin insana sundukları ve suskunluk büyüten bir çocuğun annesiyle içten içe konuşmaları sandalın içinde. Öğreniyor ve öğretiyor çocuk. İki elini de kullanabiliyor. Sözcükleri tersten yazdığı için okulda başı derde giriyor evet. Bahriyeli’nin müfredat dışı bir zekâ ve yeteneğe sahip olduğunu fark etmeyen ve  sinirden çırpınıp duran bir öğretmeni tuvaletin aynasında mahcup ediyor dayı. Buna rağmen okulun ilk yıllarında yetim ve öksüz kontenjanından orada bulunuyormuş gibi bir algı var öğrenci ve öğretmenlerde. Yeni gelenlerin buna eklenmesi çok uzun sürmüyor üstelik.

Ne dayı umursuyor okuldaki saçmalıkları ne de Bahriyeli. Daha kaç öğretmenin yüzüne kendisiyle yüzleşmesi için tuvalet aynasını tutabilirler ki? Buna ne gerek var ki üstelik? Konuşmasına ya da arkadaş edinmesine de gerek yok Bahriyeli’nin. Arabalardan, onların motorlarından ve yedek parçalarından bahsediyor, kimin ilgisini çeksin ki? Kendine dair soru sormamaları, yaşadıklarına dair cümle kurmamaları için arabanın motor aksanını anlatıyor çocuk daha ne yapsın?

Dayısı ve Bahriyeli katamaran düşüyle çoğaltıyor geçen zamanı… Üstelik dayısı gözü mosmor bir kadında imkânsız aşkı büyütüyor kalbinde.

Kars’ta kar, İzmir’de yağmur. Felaket ve yıkım kendini devam ettiriyor. Fırtına paramparça bir kayık bırakıyor geride. Annesini bir kez daha kaybediyor Bahriyeli. Daha bir geri çekilip daha bir susuyor. Endişeyle ona bakan insanlardan kaçmıyor ama kimseye sığınmıyor da, içine çekiliyor, kendi dehlizlerine…

Hikâyeleri ve abartılarıyla biri, haşmeti ve “sistem” aşkıyla bir diğeri iki farklı enişte karekteri daha bir renk katıyor olan bitene. Hala ve teyzeler görünürde değil pek; yan karekterlerde erkeklerin sesi daha bir duyuluyor romanda.

Kısa süren bir aşk, yaz aşkı mı demeli? Sahi ne demeli Bahriyeli? Yıllarca mektuplarda devam ediyor ve yıkım orada da boş durmuyor elbette.

Katamaranı denize çıkarmak için onca yıl, para ve emek harcamaları sonuç verse de önce devlet sonra doğa geri alıyor sevinçlerini.

Arada anlatıcı giriyor söze, “sıkılmadıysanız devam edeyim” diyor. Eksilenler, farkında olmadan kalkıp gidenler oluyor masadan. Biz bunu kitabın sonundaki ‘Epikriz’den anlıyoruz. Her şeyini kaybeden insanların nereye kadar susacağı ya da konuşmaya nerede başlayacağına dair küçük bir ayrıntı saklı o raporda ya da öyküde. Ama bütünlüyor, zaman ve mekân algısını değiştiriyor birkaç cümlede.

Flamingolar Pembedir, sahi pembe midir? Evet öyle. Nedeni romanın içindeki bir cümlede saklı. Beton yığınına çevirdiğimiz ve sığınmak için cinnete davet ettiğimiz yerde başlıyor o bozgun belki de.

Annesini ve babasını kar ve yağmurla doğaya teslim eden bir çocuğun dayısıyla olağanüstü arkadaşlığı derinden derine işliyor içimize. Bir düğün gecesinde bitiyor roman. O düğüne davetli herkes gibi okur da gözlerinde biriken damlaları göstermemek için uzaklara bakmaya çalışıyor.

 

www.evrensel.net