Üstü kalsın


04 Kasım 2018 04:25

Sonra soluğunu toplayıp çekildi güz. Kalbi kupkuru avlu serinliğinde kalan insanlar uzun boylu hikâyenin kapısından girdi içeri. Sabaha açılan pencerelerden ev içlerine dolan çiğ, zamanın alnında biriken yaralar, suyun sustuğu ne varsa eteklerini topladı ve bir nilüfere verdi adını.

Göğün teninde süzülen kuşların akşam olunca sığındığı sessizlik birikti kentte. Sokaklar bir kıvılcım telaşında suskuya yattı. Israrın ve ertelemenin soluğuyla buğulandı camlar. Sonraya dair ne varsa yeni bir anlam bulmak için yekindi yerinden.

Orada, gölün dağa gölge ettiği o bitimsiz durgunlukta beslenen neyse, taşın kalbinde dinlenen, ağacın suya temas ettiği yerde çoğalan neyse ona güman etti.

Eski bir zaman söylencesi gibi kendini anıların seyrek adımlarında tüketen neyse ona döndü zaman. Geri alınması gereken neyse onun çetelesi okundu. Yas odalarının örtülü karanlığı, derin uykuların kollarına bıraktı yerini. Uzun boylu dalgınlıktan, durup sürekli uzağa bakmaktan ve basiretsiz şairlerin müsveddesi fiyakalı cümlelerden imgeye yer açıldı. Şiir nasiplendi bundan. Yan yana gelmemiş sözcükler doruklara bakarak iç geçirdi.

Uzun masalarda uzun susmanın göğü döktü yağmurunu neden sonra. Toprak kokusu sardı kasabaları ve kente gitme düşleri çoğaldı. Artık ne şehirlerarası bozgun ne tekinsiz rüyalar ne belirsizlik karmaşası ne mıymıntı nedenler kaldı geriye.

İstifli ve iskontolu duygular ahşap tarakla elbette taramıyor saçlarını. Ne özür, ne teşekkür. Bir emanetçi dinginliği bu; budanmış ağaçların yeşerdiğini görmenin seyri, sokak çalgıcılarının esmer şarkıları, otogarların yoksul ayakçıları gibi.

***

Ahmet Erhan yazmıştı, yazmıştır, iyi ki yazmış. Aklımda kalanı yazarsam haksızlık eder miyim arkadaşıma, beni bağışlamanın bir yolunu bulur nasılsa. “Herkes bıyığını niye kestin diye soruyor/ Alçaklar ölüm ilanlarını bile okumuyor.” Hey gidi, Ankara’nın derin topraklarında ne çok sevdiğimizle aynı karanlığa gülümsüyor Akdeniz’e yelken açmış bir sandalın tenhasında.

***

Dünyanın döndüğü rivayet değil, gidip postaneden kart atmalı içeridekine. Gelmeyen mektupları beklememeli. Yazdığı mektupların karşılığı olmadığını ezber etmenin daha kaç yolunda sınanabilir ki insan. Ne önemi var ki sahiden? Yazmak kendine ait bir duygu, karşılığı olmuş olmamış önemli mi sahiden? “Yazın bittiği her yerde söylenir” dememiş miydi Ülkü Tamer? Bir kanun taksimi gibi dize, birazdan yaylılar başlayacak ve tökezleyecek söz. Tökezlesin. Güneşin battığı yerde huzura uzatmış bacaklarını şair. Ne çelenk bekliyor artık, ne sigara tellendiriyor, ne yanıt umuyor nicedir.

Methiye dizenlerin, beceremeyip şaşıran ve altında kalanların sakalları da ağırır belki bir dizeyle. Sanmıyorum. “Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,”

Önemli olanın herhangi bir an olması gibi. Sokağa çıkarken kapının kapandığını görmek gibi. Ayaklarını zamanın balkonuna uzatıp uzay boşluğuna bakmanın tılsımı gibi. İçten ve içlenerek denize hayret etmek üzere bütün kurgu.

***

Tevekkeli değil, ne zaman sokağa çıksak hayata dair olup olmadığımızı bilmek istiyor devlet. Onun listesinde aranır halde olup olmadığımızı kontrol ediyor sürekli. Kafa kâğıdı yanımızda olmadan mahalle bakkalına gidemiyoruz nicedir. Öldürülen tarafta olduğumuz halde üstelik, bizden emin olmak istiyor ve bunu gün içinde tekrarlıyor ısrarla.

Kadıköy’de, o taburelere oturup iki çayla günün yorgunluğunu kalaylamaya çalışırken hep aynı şair konuk oluyor masaya. Binali Duman ile oturduğumuzda yoldan geçerken çevirdim, sonraki günlerde Şahin Altuner’le oturduğumuzda da aynısı oldu. Geçen Şenay Aydemir ile akşama konuk olmak için buluştuğumuzda o bizi gördü bu defa. Hicri İzgören, bir zamandır Sur’dan çıkıp başka bir Sur’da törpülüyor zamanı.

Kendime dönüp Hicri’nin “Suç Duyurusu” kitabını okuyorum tekrar. “Kan renginde” başlıklı şiirinde hallerimize tanık oluyorum yeniden:

Şimdi hangi sayfasına başvursam
Bir sebep-sonuç ilişkisi buluyor hemen
Her satırı bir ‘tashih’ ile yaralı
Bir masalcı oluyor zaman
Ölümleri kutsuyor, yalanlar emziriyor
İnfazlar büyütüyor tarihin beşiğinde
Her köşesinde kimlik soruyor benden
Açıp yaramı gösteriyorum

Bazı şairler yarasını, bazı şairler utancını, bazıları da onurunu gösteriyor, evet. Buradan yola çıkınca yaşadığımız geçmişi bizim adımıza yazan şairlere tanık olmak gelecek için umut veriyor bir yandan. Kötü olan her anın kendini tamamlamak için zamana gereksinim duyduğunu ve bir gün artık geçip gitmiş olacağını bilmek duygusu çoğalıyor bundan.

O gün Cemal Süreya’dan ödünç bir dize alıp geçmişe bakacak ve şöyle diyeceğiz:

“Üstü kalsın!”

www.evrensel.net