Gölyazıevi’nde güz günleri


30 Eylül 2018 04:08

Mevsim sararmak üzereyken geçtim kapıdan. Güz sarışın bir yalnızlığın sokaklarına dökülüyordu. Akşamın sesi sızmıştı sokaklara. Geçip adımladığım ahşap merdivenlerden yeni bir hayata adım atacağımı bilmiyordum.  Gölyazıevi’ne konuk olduğum ilk günün akşamı valizdeki kitaplarımı çıkarıp raflara dizdim. Defterlerimi açtım sonra, uzayıp giden dizelerin mahcup bekleyişi çıktı karşıma. Yalnızlığın buzlu camlarında biriken ne varsa dokundum. Sözcükler sızdı sayfalara. Dolmakalemlerimi ve mürekkeplerimi sevdim.

Güz bir yeni neden belki de doğrulmaya. Başlamak ve ısrar etmek için yenilenmenin ilk adımı güz. Nereye? Bir soruya belki, bir yanıta, sise, çöle ya da doğruya. Varabileceğin yerde neyle karşılaşacaksan ona hazır olmaya, yutkunmaya belki, sonraya. İtinayla.

Yazan bir insan, yalnızlığına dokunduğunda çoğalıyor sözcükler. Aykırı gibi, mutedil gibi, gri gibi,bir çocuğun şaşırma ünlemi gibi hatta.

Küçük bir köy Gölyazı. Kendi halinde, kendine çekilmiş gibi. Günlük rutinleri olan, karmaşadan ve kalabalıktan uzak durmaya çalışan gibi görünürde. Göğü delen binaların aynasından uzak, toza dair. Ekmek, tarih, arkeoloji, incir ve balık…

Çıkıp dolaştım sokaklarında. Yazıevi’nin hemen yanındaki kiliseyi gezdim ilk iş. Boşluğun ses verdiği duvarlara dokundum. Saklı tarihin mırıldandığı ne varsa orada insanı kutsayan bir toplam vardı sanki. Utanarak uzaklaşmanın ilk adımları, evet! Nerede kimbilir şimdi o insanlar, hangi özlemin uykusuna yatıyorlar acaba?

Beni hemen tanıdılar neredeyse. Konukluğum kısa sürdü, “Yazıevi’nin yeni konuğu siz misiniz?” diye sordu esnaf. Bendim o, yazmanın içine çekilmek için gidendim. Bir köyün Yazarevi’ne konuk olan ve yazmanın sözcüklerinde biriken öfkeyi içimden çekip çıkarmak üzere ocağa kahve sürendim.

Gittim. Defterler dolusu susan ve dizeler boyu konuşmayı bekleyen imgeler de vardı heybemde. Çıkınımı boşaltıp kendimle yüzleştiğimde karşıma çıkanlarla iletişim kurmam gerekiyordu. İlgili kılınmıştım madem ve fiyakasından başı dönen bir dönemin hep ile hiç arasındaydım, yazacaktım.

Yazdım. Kış gelip dikildi avluma.

Olmamıştı, bu ilkti. Daha önce beni hiç kimsenin tanımadığı, benim hiç kimseyi tanımadığım bir yerde yaşamamıştım. Nicedir kentteydim, köye dair bütün bildiğim her şey körelmişti. Körelen neler yoktu ki başka. Buradan başlamalıydım belki de yazmaya. Sözcüklerin tozunu ve pasını alarak başlayabilirdim yazmaya.

Göl nasıl bir durgunluk çağrışımı? Bundan öte hatta, nasıl çok bir yalnızlık nedeni göl. Akışkan değil sanki, daha çok durağan. Hoyrat değil, dalga sesleri beklemek, o çırpıntıyı özlemek nafile gibi. Öte yandan kentin karmaşası ve uğultusu geride kalmış işte daha ne olsun, kır dizini ve yaz.

Sabahın sesine horozların öttüğü zaman uyanıp dolaş alacakaranlığın teninde. Aradığın ve olmak istediğin bu değil miydi zaten? Senden önce konuk olmuş yazar ve şairlerin parmak uçlarına dokun. Onların baktığı pencereden bak göle. Çığlık ve boşluk biriktiriyor kent. Bir köydesin, bütün alışkanlıkları bilindik, bütün nedenlerini kendine dair, içten. Ödünç verecek bir karmaşası da yok üstelik. Yası da kendine dair yaşadığı da!

Günler boyu balık müzayedesi köyde. Aklımda hep aynı soru. Bu cinayet kime dair? Balıkçılar mı, açık artırmaya katılanlar mı, açık artırmayı kışkırtanlar mı, canlı canlı çırpınan balıkları satın alıp satmaya çabalayanlar mı, o balığı alıp fırında ya da ocakta ya da mangalda kavuranlar mı? Galiba hepimiz. Anladığım kadarıyla hepimiz.

Yine de doyuran ve sakin kılan bir yanı var gölün. Bakmanın bitimsiz olmadığı bir tenha zaman tılsımı! Tanıştığım balıkçıların bilge cümlelerinde biriken hayret etme duygusunu nereye koymalı bu da ayrı bir soru, içinden çıkılmaz bir samimiyet. Olmayanı olmadığı gibi anlatabilmenin kırılgan cümleleri… Sabah simidi çay bahçelerinde, çayın buğusu, bekleyen insanların gözlerinde biriken boşluk duygusu ve güzün alnında yara.

Gezdim boydan boya Gölyazı’yı. Yazıevi’nde içtiğim kahvenin sınırını bilmiyorum. Ağlayan Çınar ile fotoğraf çektiren kaç insan gördüm acaba? Sandal gezisine çıkanların biriktirdiği neydi, bilemeyeceğim hiçbir zaman. Duyumsadığım yalnızlığın içimdeki soruları nasıl kışkırttığını yazmanın nedeni yok burada; ama orada geçirdiğim zamanın beklenmedik bir sonuca evrileceğini tahmin etmek güç değil. Güzde biriken yara kendini çoğaltır.

3 Eylül’de davet edildiğim Gölyazıevi’nden 14 Eylül günü ayrıldım. Kalbi olan nice insan konuk oldu o yalnızlığa. Kalbinde kelebek büyüten insanlar tanıdım. Dünyaya gölden ve köyden bakan insanlarla arkadaşlık ettim. Kayıkların yurdunda yaşıyormuşum gibi baktım pencereden. Göl bir yaman sükûnetti gittiğim mevsimde. Coşup kendini aştığı zamanları merak ettim ve yazdım.

Sözcüklerin de kışkırtılmaya ihtiyacı var. Şarkıların çocukluğu yaşıyor o köyde. Yalnızlığın sokaklarına çağlıyor göl, orada bütün klişeleriyle dalga geçiyor şiir.

Yalnız gittim, kalabalık döndüm. Yazdım.

www.evrensel.net