Yeni sistem umudu hatırına...


14 Eylül 2018 03:01

Milli Takım’ın İsveç karşısında aldığı mucize misali galibiyetin ardından herkes övgü yarışına girişmişken önemli noktalar gözden kaçırılıyor. Malum bizde skora göre yorum yapmak geleneksel bir tavırdır. Galibiyet coşkusuyla sarhoşluğa savrulur, eksikleri, hataları, yanlışları es geçip her şeyi görmek istediğimiz gibi görmeye başlarız.

Pek çok kişi galibiyeti, gençleştirilen takımın yeni bir milli ruhla mücadele etmesiyle ilişkilendiriyor. Bilgi olmayınca elbette böyle safsatalar ön plana çıkıyor. Kuşkusuz işin motivasyon boyutu var ama bunu sadece “milli ruhla” açıklamak, içi boş hamasetten öte bir anlam taşımaz. “Milli takım, üç gün önce Rusya’ya yenilirken neredeydi bu milli ruh” diye sormazlar mı? “Milli ruh” tutkusuyla yanıp tutuşan yorumcuların, önümüzdeki maçlarda alınacak olası başarısız sonuçların ardından yapacakları yorumların temel argümanını şimdiden kestirmek mümkün: Ruhsuzluk!..

Galip gelinirse bunda en büyük pay emsalsiz(!) Türk ruhuna aittir, yenilgi durumunda ise sorumlu ruhsuzluktur!.. Bu kadar basit işte!.. Oyunu “ruh” üzerinden açıklayıp değerlendirerek bir yandan cehaletlerini maskelerken, diğer yandan vasatlığın hüküm sürdüğü ortamda her zaman işe yarayan bu yaklaşım sayesinde yorumcu olarak boy göstermenin konforunu yaşıyorlar...

Dikkatleri kof yorumlardan uzak tutup asıl üzerinde durulması gereken noktalara yöneltmek gerekiyor…

Topla oynamada Türkiye’nin yüzde 65’e yüzde 35 gibi ciddi bir üstünlüğü var. Yani oyunun kontrolünü büyük ölçüde Türkiye elinde tutmuş. Buna karşılık gol girişimlerinde İsveç üstün. Yani neredeyse İsveç ne zaman topu ayağına geçirse bunu gol girişimine dönüştürmeyi başarmış. Bu istatistik, millilerin takım savunmasında çok zayıf kaldığını gösteriyor. Genel zafiyetin yanı sıra bireysel hatalarla da rakibe adeta ikram niteliğinde fırsatlar veriliyor. Bu tabloya bakarak özellikle işin savunma kısmında daha alınması gereken çok yol olduğu gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Savunmayı hem takım, hem hat, hem de bireysel olarak daha etkili hale getirmeden farklılık yaratmak çok zor…

Bir de yine kimsenin dile getirmediği, maç 3-2 olduktan sonra, kalan 1-2 dakika içinde milli takımın 11 kişiyle kendi ceza sahası civarına çekilmesi durumu var. Bu nedenle İsveç maçın son saniyelerinde topu iki kez milli takımımızın ceza sahasına ortalama fırsatı buldu. Bu ortalar sonucu oluşabilecek karambollerde İsveç pekala beraberlik golünü bulabilirdi. Skor üstünlüğünü ele geçirdikten sonra bunu korumak adına anında bambaşka bir oyun tarzına geçmek Lucescu’nun talimatı mıydı, yoksa oyuncular bunu kendi inisiyatifleriyle mi yaptılar? Hangi nedenle olursa olsun, takımın öz güvenini son derece olumsuz etkileyecek kadar vahim bir pozisyon alış. Burada doğru olan, geri çekilip atılacak topu beklemek değil, rakibe topu orta saha civarından ceza alanına gönderme fırsatı tanımamaktı. Maç boyunca oyunun kontrolünü elinde tutmuş bir takımın öne geçer geçmez, kalan kısacık süreye de güvenerek bir anda tüm hatlarıyla geriye çekilmesi tam bir acemilik…

Milli Takım’ın ahlaki duyarlılığa sahip pırıl pırıl yeni oyunculardan oluştuğu iddiası da sıkça dile getiriliyor. Yabancı ülkede top koşturan genç oyuncular için bu tez belki geçerli olabilir. Çünkü kişilikleri ve oyun kültürleri farklı bir ortamda şekilleniyor. Lakin bizim saygıdan yoksun futbol kültürümüzün hayal edilen o tipte sporcu üret(e)meyeceği aşikar. Nitekim Serdar Gürler maçtan sonra dile getirdiği, “2-0’dan 3-2 almayı başardık. İşte Türk ruhu, işte milli ruh. Bize inanmayan herkese kapak olsun” şeklindeki veciz(!) sözleriyle bunu bir kez daha ispatladı. Bir de bu lafını düzeltmek adına ertesi gün “tüy dikme” mecazını akla getirir cinsten yaptığı açıklama var ki insanda hakikaten acıma duygusu uyandırıyor…

Gençleştirme hamlesi elbette olumlu ancak yeni bir sistem yaratılmadığı sürece daha genç oyuncularla oynamanın bir anlamı yok. Yani aslında bize yeni bir takımdan önce, yeni bir sistem lazım. Yoksa yaş ortalaması 28 ya da 23 olmuş, pek bir şey fark etmiyor. Lucescu’nun ve futbolcuların, bilgiye rastlanmayan ve ağırlıklı olarak şans, kısmet, ruh, inşallah, tutku, arzu, istek gibi soyut kavramlardan oluşan konuşmaları ise umuttan çok endişe veriyor.

Her şeye rağmen bu aşamada Lucescu’yu, bahane, şikayet ve yakınma içerikli düşüncelerini dikkate almadan desteklemek ve ona zaman tanımak gerekli. Yeni bir sistem umudu hatırına…

www.evrensel.net