Aşırı sağ sadece ırkçılardan mı ibaret?


14 Eylül 2018 04:10

Uzunca bir süredir Avrupa’da aşırı sağ, ırkçı ve faşist parti ve hareketlerin güç kazandığı bir dönemden geçildiği biliniyor. En son “sosyal demokrasi”nin kalesi olarak bilenen İsveç’te de ırkçı parti dört yıl öncesine göre oylarını artırarak meclise girdi.

Siyasi gelişmeler birkaç yıl daha bu şekilde devam ettiği taktirde, bu tür partilerin güç kazanarak pek çok ülkede hükümet ortağı olmaya başlayacağını gösteriyor. Zira bu partiler bugün zaten Polonya, Macaristan, Avusturya, Danimarka, İsviçre ve İtalya’da hükümet ya da hükümet ortağı. Fırsatını bulduklarında söylediklerini hayata geçirdikleri uygulamalarından görülüyor.

Maddi koşullar ciddi şekilde değişmediği, rüzgarın tersine dönmediği koşullarda aşırı sağın radikalleşerek güçlenmeye devam edeceği görülüyor. Mevzi kazandıkça, güç topladıkça seslerini daha fazla yükseltiyorlar ve tarihteki Nazizmle aralarına koydukları sözde mesafeyi de kapatıyorlar. Geçmişi normalleştirmeye, bugünkü ırkçı saldırıları meşru göstermeye başladılar bile...

Tarihi bu açıdan en karanlık olan Almanya’da olanlar bunu net olarak gösteriyor. Sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin söylem ve eylemleri daha radikal bir karakter kazanmaya başladı. Chemnitz’deki olaylardan sonra Neonazilerle bu parti arasındaki bağ belirgin hale gelirken, parti yöneticileri de açıktan faşist bir retorik kullanmaya başladı.

Hitler selamı vermenin suç olmadığı, karşı nefreti körüklemenin cezalandırılmaması gerektiğini açıkça söylediler.

Geçmişte faşist hareketlerin bütün sorunların kaynağı olarak azınlıkları, Yahudileri gösterme anlayışı bugün devam ediyor. AfD’nin bütün propagandasını göçmen, sığınmacı ve İslam düşmanlığı üzerine kurması da bunu gösteriyor. Daha fazla oya ve güce ihtiyaç duyuldukça, Hitler döneminin metotlarına başvuruluyor. Örneğin o dönem kullanılan “Yahudilerin olmadığı okul” sloganı Bavyera eyaletinde “Müslümanların olmadığı okul”a dönüştürülerek afiş haline getirildi.

Ne var ki; Avrupa’daki asıl sorun tek başına sağ popülist, ırkçı, ve faşist partilerin güç kazanmasıyla sınırlı değil. Bunların güç kazanmasını sağlayan koşullar ve mekanizmalar varlığını sürdürüyor. Güçlendikçe de devlet içerisinde bunların söylemlerini kullanan, bunları destekleyenlerin sayısı artıyor. Bu nedenle Avrupa’da bir zamanlar göklere çıkarılan “liberalizm” ağır darbeler almış, yerini farklı etnik köken, inanç ve düşünceden olanlara karşı tahammülsüzlük almış bulunuyor.

Bütün devletlerin “terörle mücadele” adı altında başlattığı “Güvenliğimiz için özgürlüğümüzden feragat edelim” söylemi ve bunun için çıkarılan yasalar, kazanılan demokratik hakları tırpanlarken aşırı sağın zemin bulmasında önemi rol oynadı. Terör saldırıları ve sığınmacıların işlediği cinayetler de bunların ekmeğine yağ sürdü.

“Terörle mücadele” adına temel hak ve özgürlükleri kısıtlamayı esas alan anlayış gelinen aşamada aşırı sağcılaşmıştır. Bu nedenle aşırı sağ ırkçılardan ibaret değil. Örneğin, Almanya’da göçmenlerin güvenliğinden de sorumlu Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer, hiç gizleme ihtiyacı duymadan “Bütün sorunların anası göçtür” diyebiliyor. Böylece göçmenleri hedef haline getirirken, Chemnitz’de aşırı sağcıların Neonazilerle birleşerek gövde gösterisi yapmasına da karşı çıkmıyor.

Bir başka örnek ise İstihbarat Örgütü Başkanı Hans-Georg Maassen’in yaptığıdır. Chemnitz’de Neonazilerin göçmen insan avına çıkıp, önüne gelen sığınmacıları, göçmenleri tekme tokat dövdüğünü gösteren 19 saniyelik görüntü olmasına rağmen, görüntülerin gerçek olmadığını ortaya atıp Neonazilerin saldırısını meşrulaştırdı.

İstihbarat örgütünün başındaki kişi olarak başbakandan başlayarak devlete doğru bilgi vermesi gereken kişinin yerel istihbarat örgütü, polis birimleri, tanıklar, gazeteciler ve savcılığı yok sayarak gerçekleri çarpıtması elbette sıradan bir durum değildir. Bu ırkçıların istihbarat örgütü tarafından izlenmesi ve devlet katında gerekli önlemlerin alınmasını engellemekten başta bir şey değildir.

Maassen daha önce de AfD yöneticileriyle görüşerek, istihbarat örgütünün takibinden kurtulmaları için yapmaları gerekenleri sıralamıştı. Almanya gibi bir ülkede bu bile kendi başına büyük bir skandaldı.

Özetle, sığınmacı ve göçmen düşmanlığı üzerinden ırkçılık ve milliyetçilik kendiliğinden yükselmiyor. 10 yıl önce başlayan ekonomik krizin yarattığı gelecek korkusu, işsizlik, yoksulluk, güvencesiz işler geniş kitleler arasında desteğin artmasının asıl nedenidir.

Bu nedenle ırkçılıkla mücadele ile ekonomik, sosyal, demokratik hakların genişletilmesi arasında doğru bir bağ kurulmadığı sürece faşist hareketler, özellikle yoksul emekçi kesimlerden destek almaya devam edecekler. Çare, geçmişten ders çıkararak, geç kalmadan bu temelde birleşik bir mücadele hattının kurulmasından geçiyor.

www.evrensel.net