İnsan insanla zenginleşir


12 Eylül 2018 04:02

İnsanın bam telinde gezinip, kendisine söylediği yalanları deşifre eden, ne olduğunu ne olmadığını gösteren, sizden korkmayacak kadar çok seven bir dostu olmalı.

Kızdığınızda, öfkeye kapılıp dağları devirmek istediğinizde, yapabileceklerinizi de yapamayacaklarınızı da yapacağınızı ilan ederek ortaya düştüğünüzde, yapamayacaklarınızı yapmaya gücünüz olmadığını yüzünüze vurmadan, yapabileceklerinizi abartmadan sizi öfkenin baldan tatlı tadından kurtarıp sakin dinginliklere çeken bir dosta sahip olmalısınız.

Sevinçten deliye dönüp havalara fırladığınızda, sesiniz titreyerek sevincinizi haykırıp, boynuna sarılacak, sevincinizden en az sizin kadar coşkuya kapılacak bir dostunuz olmalı. Sevincinizi bu şekilde paylaşacak bir dostunuz yoksa, sevinciniz ne kadar büyük olursa olsun sabun köpüğü gibi saniyeler içinde sönümlenecek, içinize hapis olarak acıya dönüşecektir.

Derde düşmüşsünüz. Dünyanın yükü omuzlarınıza çökmüş gibi hissediyor, hiçbir ışık göremiyorsunuz. “Yer demir gök bakır olmuş” siz de arasına sıkışmışsınız. Başınız yerden kalkmıyor. Size tam da bu anda bir bakışı, bir gülüşü, bir sözüyle her olanaksızlığın içerisinde bir olanağın da bulunduğunu, her zaman çıkmamış candan umut kesilemeyeceğini gösterecek bir dost olmalı.

Dost kara günde, dost iyi günde, dost acıda, dost eğlencede dost gibi davranarak insanı zenginleştiren tüketildikçe çoğalan tek hazinedir.

Yeri gelir şımartır; kendinizi zayıf hissettiğiniz bir anda bir mesaj olarak gelip “dil yaşamı anlama ve anlatma ise sen bu sınavı çoktan geçtin dost” der ve günlerce siz ağzınızda bu iki cümlenin doyumsuz tadı ile şımarık, güvenli ama mutlu gezersiniz.

Yeri gelir alır sizi arabasına, kapatır telefonunu, kapattırır size de telefonu, çekip kaygıların işin gücün arasından oturtur bilinmez ulaşılmaz bir yerde karşısına. Gözlerinizin içine gülerek bakıp “Yorgun görünüyorsun neler yaptın” der. İçinizde bir düğmeye basılmış, suyun önündeki set yıkılmış gibi başlarsınız nefes nefese anlatmaya. Anlattıkça hafifler, anlattıkça dirileşir, anlattıkça yeniden doğarsınız. Yorgunluğunuz, karamsarlığınız uçup gider. Size özgülenmiş bir zamanın sarmalında kendini size özgülenmiş bir insanın sıcak bakışları arasında sımsıcak erir gidersiniz. Tek kaygınız su gibi akıp giden zamandır. Onu durdurmak ise olanaksızdır. “İnsan insanın zehrini emermiş”, epey zehir akıttım diyerek kalkıp yaşama dönersiniz.

İnsan insanla zenginleşir. Her insanın yaşamının bir değer olduğunun farkına varmış, dost ateşiyle gönüllerini yakıp, dost çeliğini emeği ile yaşam örsünde dövmüş insanlar gerçek dostluğun tadını yaşayabilirler. Ancak bu sınavdan geçmiş insanlar gerçek dostluğun ne olduğunu gösterebilirler.

Ancak gerçek dostlar “ellerin attığı taş”a aldırmazken “ille dostun attığı gülle” yaralanırlar.

Dostluk zordur emek ister. Dostluk ulaşılması zor bir zirvedir çaba ister sabır ister. Bastığın yere dikkat etmeyi de; karanlıkların, sislerin içerisine gözü kara dalmayı da zorunlu kılar. Dostluk iki insanın bir insanda ikiyken bir olmasıdır.

Bu zıvanadan çıkmış dünyada dostluk dünyaya meydan okuma gücünün en değerli kaynağıdır.

Gerçek dostlar olmadan bu yaşamı sürdürmek yaşamak değil sürünmektir. Gerçek dost yaşadığımız çölde bize yaşamı tazeleme olanağı veren vahadır.

Kimin gerçek dost olduğunu ise yaşam bize dar geçitlerde tak diye önümüze koyar:

“Savaşın en kanlı günlerinden bir gün… Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu:

- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?

“Delirdin mi?”der gibi baktı teğmen…

- Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş…

Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın. Asker ısrar etti ve teğmen “peki” dedi. “Git o zaman”

İnanılması güç mucize… Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

- Sana değmez, hayatını tehlikeye atma demiştim.

Bu zaten ölmüş.

- Değdi teğmenim. dedi asker…

- Nasıl değdi?  Dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?

- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

- Geleceğini biliyordum!... demişti arkadaşı … Geleceğini biliyordum” (Jack London Ölüme Boyun Eğmeyen Adam”)

Gerçek dost herkesin sizden umudunu kestiği anda dahi sizden umut kesmeyen, sizin için kılını kıpırdatmanın olanaksız olduğu anlarda dahi sizin için harekete geçebilen ve en önemlisi de geleceğini bildiğiniz, gelecek olmasından asla kuşkulanmadığınız ve sizi hiç yalancı çıkartmadan en gelinemeyecek anda size gelen, en ulaşılmayacak anda size ulaşan, gelemese, ulaşamasa da gelmek için ulaşmak için her şeyi yaptığından emin olduğunuz insandır.

www.evrensel.net