Tahran’da, ‘yerli ve mili antiemperyalizm’in sefaleti!


09 Eylül 2018 03:40

Tahran’da, “İdlib sorununa siyasi bir çözüm” için Türkiye-Rusya-İran arasında yapılan “üçlü zirve”, beklendiği gibi sonuçlandı.

Zirvede; İran ve Rusya, “İdlib’teki durum böyle gidemez, bölge terörist gruplardan temizlenmeli ve Suriye, meşru hükümetin kontrolüne bırakılmalıdır” biçimindeki tezlerini savundu.

Türkiye ise, “İdlib’de statükoyu” savunarak; “İdlib’de askeri bir çözüm bölge için felaket olur. Ateşkes çağrısı yapmak bu zirvenin en önemli görevidir” diyerek, kendi tezinde ısrar etti.

TV kanallarından naklen de yapılan görüşme, (Ki AA’ya göre naklen yayın İran’ın yaptığı bir sürprizdi) dünyanın, tarafların görüşlerini açıkça anlaması bakımından da iyi oldu.

ERDOĞAN’IN TEK İSTEĞİ ‘ATEŞKES’ BİLE REDDEDİLDİ

Eğer sadece tarafların tezleriyle sınırlı kalınırsa; “İki taraf da aylardır savundukları tezleri bir de Tahran’da birbirinin yüzüne söylediler. Böylece de zirve yapılmamış gibi oldu” denebilir. Ama zirvedeki tartışmalara daha yakından bakıldığında, aslında gerçeğin daha farklı olduğu apaçık görülür. Yani “Suriye krizine siyasi çözüm getirme” iddiasıyla oluşan İran-Rusya-Türkiye üçlüsü arasındaki görüş ayrılıklarının sadece İdlib’de değil Suriye’nin bütünü için de “kritik bir aşamaya”, bir “yol ayrımı”na doğru evrildiği bu zirvede çıplak gözle görülür hale geldi.

Aslına bakılırsa, Rusya-İran-Suriye, Türkiye’nin itirazlarına karşı, Tahran zirvesinden bir hafta önce, İdlib’e yönelik olarak savaş uçakları ve topçu birlikleriyle saldırılarını başlatmıştı. Dolayısıyla zirve bu fiili durumun gölgesinde başladı.

İran ve Rusya’nın İdlib’e yönelik operasyonda her konuda anlaştıkları zirvede tescillendi. Türkiye ise, İdlib’deki mevcut statükoyu savundu; “Ateşkes yapılmasını istedi” ama Erdoğan’ın ısrarlı biçimde savunduğu, “Ateşkes çağrısı yapılması”nın sonuç bildirisine konması isteği Putin ve Ruhani tarafından açık bir dille reddedildi.

Sonuçta Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin teknik olarak itiraz etmeyeceği, pek suya sabuna dokunmayan ama İdlib’e yönelik Suriye ordusu ve müttefiklerinin yapacağı askeri operasyona  da karşı çıkamayan bir sonuç bildirisi üstünde anlaşıldı.

Oysa, bu zirvenin Erdoğan için en önemli yanı (Tek önemli yanı da diyebiliriz), İdlib’e yönelik askeri operasyonların durdurulması, terörist gruplarla görüşülerek onların ikna edilmesi ve sorunun siyasi bir çözüme kavuşturulmasıydı. Bunun ön şartı da zirvenin hiç olmazsa bir “ateşkes ilan” etmesiydi! Ama Türkiye’nin bu tek isteği de zirvede kabul görmedi. Bu açıdan bakıldığında Tahran zirvesi Erdoğan için bir akamettir!

TÜRKİYE’NİN İKİ ‘KIRMIZI ÇİZGİ’Sİ DE UMURSANMADI

Ama Tahran’da, sadece Erdoğan’ın somut isteği “ateşkes” de reddedilmedi; Türkiye’nin “kırmızı çizgileri”nin İran ve Rusya tarafından tanınmadığı da ortaya çıktı.

Bildiriye yazılmasa da zirvede Putin ve Ruhani’nin konuşmalarında şunlar açıkça görüldü:

1- Putin ve Ruhani, Suriye politikasında, Esad’la tam bir iş birliği içindeydi ve en azından yakın gelecek bakımından İran-Suriye-Rusya; Türkiye’ye rağmen, “Suriye krizine bir siyasi çözüm”de anlaşmışlardır.

2- Rusya ve İran; Türkiye’nin “kırmızı çizgileri” olan

- ”Esad rejimi meşru bir yönetim değildir. Esad (Esed) kendi halkını katleden bir katildir. Onunla herhangi bir biçimde uzlaşılamaz” üstüne kurulu Suriye rejimini tanımama (birinci kırmızı çizgi)

- Ve Suriye Kürtlerinin kendi kaderini tayin etme ve Kürt siyasi örgütlerini terörist olarak görme ve onları yok etmeyi kendi hakkı olarak benimseme” (2. kırmızı çizgi) biçiminde özetlenebilecek olan Suriye politikasının ana çizgilerini “umursamamakta”dır.

Sadece“umursamamak” da değil, yapılan tartışmalarda da görülmüştür ki; hem Putin hem de Ruhani; Esad yönetimi için “Suriye’nin meşru Hükümeti” vurgusunu yineleyerek Erdoğan’ın gözüne sokarken, Türkiye’nin birinci “kırmızı çizgisini” yok saymışlardır.

Yine Putin ve Ruhani, sonuç bildirgesine de“teröre karşı mücadeleyi”, “BM’nin terörist olarak gördüğü terör örgütlerine karşı mücadele” (BM YPG, PYD, SDG’yi terör örgütü olarak tanımıyor) olarak tarif ederek, Türkiye’nin ikinci “kırmızı çizgisi”ni de yok saydıklarını göstermişlerdir.

Bu açıdan bakıldığında Tahran zirvesinin, Türkiye’nin iki kırmızı çizgisinin de tanınmadığı bir zirve olduğunu söylemek yanlış olmaz.

FIRAT’IN DOĞUSUNDA RUSYA, BATISINDA ABD İLE MÜTTEFİK!

Kuşkusuz ki, Türkiye’nin Suriye politikasını izleyen her aklı başında diplomat ya da olup bitene yabancı olmayan her gözlemci, Türkiye’nin bu iki kırmızı çizgisinin bir yandan cihatist örgütlere, öte yandan da bölgeye müdahale eden emperyalistlere ve gericiliklere, son derece geniş bir manevra alanı sunduğunun farkındadır.

Herkesin gördüğü bu gerçeği sadece Erdoğan-AKP hükümetleri görmemiştir. Ya da onlar bile isteye böyle olmasını istemiştir!

Nitekim bu politika şimdi İdlib’de çok çarpıcı ama aynı zamanda da akla ziyan bir tablo oluşmasına yol açmıştır.

Çünkü bugün Türkiye’nin “İdlib’in statüsünün devamı, terörist cihatist grupları ikna ederek, soruna siyasi bir çözüm bulunacağı” biçimindeki tezini, ABD başta olmak üzere batılı emperyalistler, elbette Suudi Arabistan, İsrail gibi ülkeler desteklemektedir.

Ama öte yandan bu ülkeler, ABD’nin Fırat’ın doğusunda PYD, YPG, SDG’nin kontrolündeki bölgeye yerleşmesine karşı ise İran ve Rusya’nın desteğini beklemektedir. En azından böyle bir destek beklemektedir. 

Gelinen yerde Erdoğan ve yönetimi; Fırat’ın batısında Rusya, İran’la ABD’ye ve batılı emperyalistlere karşı, doğusunda ise ABD ve batılı emperyalistlerle birlikte İran ve Rusya’ya karşı “Mücadele eder” bir duruma düşülmüştür.

Bu, pek akla uygun olmayan durumu, AKP-MHP propagandası “Bakın biz her emperyalizme karşıyız. Onları birbirine karşı kullanacak kadar da Abdulhamitçiyiz. ‘Yerli ve milli emperyalizme karşı mücadele’ stratejisi böyle olur...” gibi iddialarla savunsalar da gerçekte Suriye’de oluşan tablo, gelinen yerdeki “sefaletin tablosu”dur.

‘EMPERYALİSTLERİ BİRBİRİNE KARŞI KULLANAYIM’ DERKEN

En azından dünya halklarının son yüz yılı kapsayan emperyalizme karşı mücadeleleri, “Bir emperyaliste dayanarak ötekine karşı mücadele etme”nin hep akametle sonuçlanacağını göstermektedir. Dahası emperyalistler arasında sürekli taraf değiştirerek ya da iki emperyalistle aynı zamanda “iş tutma” tutumu, en azından halkın bir bölümünün emperyalistlerin bölgedeki varlığını meşru, hatta kendi çıkarları  için gerekli görmesine yol açar. Ki, bu da emperyalistlerin dünyanın her bölgesinde, bölge halklarından az çok destek almalarının kolaylaştırılması demektir.

Eğer bugün Fırat’ın doğusunda ABD, batısında Rusya (ve İran) etkinliği varsa, bu müdahaleler buradaki halklar tarafından meşru görülüyorsa, bunda Türkiye’nin Suriye politikasının (Elbette yeni Osmanlıcı yayılmacılık ve Kürt sorununun barışçıl çözümünü reddederek, silahla çözmeye kalkmasının) çok önemli rolünün olduğu bir gerçektir. Ki, bu gerçek görülmedikçe, ne emperyalizme karşı doğru bir mücadele hattı tutulabilir ne de Erdoğan-AKP hükümetlerinin izlediği dış ve iç politika, hatta ekonomik politika, “yerli ve milli”lik istismarı etrafındaki girişimleri gerçek zeminine oturtabilir.

Tahran zirvesi de bugün emperyalistler arasında taraf değiştirilerek varılacak yeri göstermesi bakımından, akıl mantığın sınırlarını zorlayacak bir noktaya gelindiğini göstererek de olsa, önemli olmuştur.

Eğer ki, gerekli ders çıkarılabilirse, bu Erdoğan-AKP yönetimi için de faydalı olabilir. Ama yandaş-yancı medyanın ve yandaş yorumcuların Tahran zirvesinden çıkardığı sonuçlara bakıldığında, bunun pek olanaklı olmadığı görülmektedir. 

www.evrensel.net