Dolardaki artışın yükünü 'Bu da geçer yahu' diyenlere yıkmak


02 Eylül 2018 04:58

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’ye, batılılara, onların işbirlikçisi ilan ettiği muhalefete meydan okuduktan sonra, “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” söylemine yeni bir “özdeyiş” ekledi: “Bu da geçer yahu!”

Evinde, banka hesaplarında döviz stok edenler ya da “bol döviz zamanı”larında dövizle oynayıp sıra “ödemeye” geldiğinde “Bizde dolar, avro ne gezer, devlet ödesin” diye çamura yatanlar için elbette “bu da geçer” demek kolay. MB ve Hazinenin yardımına koştuğu büyük sermaye çevreleri için de bu durum geçerli. Erdoğan da onların derdini dert edindiği göstermek ve onları rahatlatmak için, “Canınızı sıkmayın biz arkanızdayız” anlamında, “Bu da geçer yahu” diyor.

İĞNEDEN İPLİĞE HER ŞEYE ‘DOLAR ZAMMI’ GELİYOR

Çünkü dolardaki (dövizdeki) her yükseliş -artık somut olarak da ortaya çıktı ki- emekçilere yeni vergiler, temel tüketim mallarına zam olarak yansımakla da kalmıyor, ekmekten ete, süte; yaş meyve-sebzeden kuru gıdaya; çocuk mamasından, ulaşıma; eğitim giderlerinden ev kiralarına... iğneden ipliğe her şeye zam olarak yansıyor.

Marketlerdeki görevliler durmadan etiket değiştirmek zorunda kalmaktan yakınıyor. Küçük esnaf sattığı fiyattan yeni mal alamamaktan şikayetçi. En önemlisi de emeği ile geçinenler, son 6 ayda yüzde 30-40 düzeyinde gelir kaybına uğradı. İşçiler, kamu emekçileri, her sektörden emekçiler için yaşam her gün daha da zorlaşıyor. Ki bu koşullarda emekçilere, “Bu da geçer!” demek onlarla alay etmek anlamına geliyor.

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, “son dönemde bazı spekülatörlerin çeşitli ürün ve ürün gruplarında,.. stokçuluk vb. piyasa fiyat oluşumunu bozucu davranışlar gerçekleştirdikleri”ni öne sürerek, "Ticaret Bakanlığı olarak gelişmeleri anlık olarak takip ederek, piyasa dengesinin bozulmasını engelleyici tedbirleri almaya devam edeceğiz" diyor. Ama buna kimse inanmıyor. Çünkü her türden stokçu, spekülatör, “Madem ki serbest piyasa ekonomisi var, herkes malına istediği fiyatı koyabilir” diyerek kendini savunuyor/savunacaktır!

ESNAFLA EMEKÇİLERİ KARŞI KARŞIYA GETİRME TAKTİĞİ

Hele de hemen bütün tüketim mallarının “ithalata” bağlandığı dikkate alındığında ve tüketim mallarının “ithalat”a yani dolara bağımlı hale geldiği dikkate alındığında; “Domatesin, limonun dolarla ne ilgisi var?” demenin karşılığı ancak emekçileri aldatmak anlamına gelir. Buna elbette esnafı, pazarcıyı zamların sorumlusu olarak gösterme sahtekarlığı da eklenmelidir. Böylece ülkeyi dolara, avroya bağımlı hale getiren ve bugünkü ekonomik krizin mimarı olanlar (büyük sermaye çevreleri ve onların hükümeti), kendilerini halkın tepkisinden korumaya çalışmaktadır.

Oysa Ticaret Bakanlığı (elbette ki hükümet), dolara (dövize) bağımlı “serbest piyasa ekonomisi”nden vazgeçmedikçe, hangi önlem alınırsa alınsın tüketim mallarının fiyatlarının döviz fiyatlarına bağlı olarak yükselmesi kaçınılmazdır. Bugün de yaşanan budur. Ve bunun siyasi sorumlusu ülkeyi “serbest piyasa eknomisi”nin ilkelerine sıkı sıkya bağlılıkla yöneten Erdoğan-AKP iktidarıdır.

Evet her şeye zam geliyor. Serbest piyasa ekonomisi herkese, elindeki mala zam yaparak dolardaki yükselişin getirdiği yükü “müşterisine” aktarmayı salık veriyor. En azından mekanizma böyle işliyor.

Ama işçinin, emekçinin, kamu emekçisinin bütçesinde “doların yükselişinin getirdiği yükü” yıkacağı bir toplumsal kesim yoktur. Bu yüzden de dolardaki ve avrodaki yükseliş ve bunun yol açtığı fiyat artışlarının asıl mağduru işçiler ve her sektörden emekçilerdir. Bu yüzden de emekçilerin krizin yükünü reddetmesinin tek yolu; krizin yükünün krizi çıkaranlara yani sermayeye yıkılması ve bunun için mücadele yürütülmesidir.

EMEKÇİLER, MÜCADELE EDERSE ANCAK DOLARIN YÜKÜNÜ REDDEBİLİR

İşçiler ve emekçiler, ücret mağduriyetlerinin giderilmesi için “ek zam” talep ettiğinde ya da “TİS’lerin bu yükselişi de dikkate alarak yapılması”nı gündeme getirdiğinde; sermaye propagandacıları hemen, “Ama o zaman da enflasyon artar. Enflasyonun artması yoksullar ve zenginler arasındaki uçurumu daha da büyütür” diye itiraz etmektedirler. Ama emek cephesi bunları talep etmekte ısrarcı olmalıdır.  Zira“Bu da geçer yahu!” diyen Cumhurbaşkanı bunu asıl olarak sermaye sahiplerine söylemektedir.

Emekçiler için “Bu da geçer” lafı boş bir laftır. Emekçiler ancak mücadele ederlerse eğer; “doların yükselişi” üstünden yapılacak sermaye operasyonlarından kendilerini koruyabilirler.  Ve bu da ancak bu yük “Bu da geçer yahu” diyenlere ve onların sözcüsü olduğu sınıfa yıkıldığı ölçüde mümkündür.

BARIŞ GÜNÜ’NÜ ‘KAYIP ANNELERİNE YASAK’ GÜNÜNE ÇEVİRDİLER 

Dün, 1 Eylül Dünya Barış Günüydü. Dün, barıştan, halkların kardeşliğinden, özgürlüklerin tüm dünyada bütün insanlar için geçerli olmasını isteyenler, barış dileklerini, barış içinde bir dünya taleplerini yinelediler.

Dün Diyarbakır’da barış mitingi vardı. Bugün ise İstanbul’da barış mitingi var ve pek çok başka il ve ilçede barış talebini dile getiren etkinlikler yapılacak. “Tek parti tek adam yönetimi”nin ülkeyi sürüklediği barış karşıtı politikalar protesto edilirken, barış içinde bir Türkiye, barış içinde bir bölge ve dünya talebi ülke sathında dile getirilecek.

Dün, Cumartesi Anneleri’nin oturma eylemi 701. haftasındaydı. Bir hafta önce 700. eylemleri İçişleri Bakanlığı’nın emri doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı yasaklanmış, bunun üzerine kayıp yakınları polis tarafından coplu, gazlı, gözaltılı müdahaleyle karşılaşmıştı.

Dün de kayıp yakınları ve onları destekleyen yüzlerce kişi, Galatasaray’a yürüdüler. Ancak Galatasaray Meydanındaki polis ablukası öylesine yoğundu ki, anneler ve onlara destek için gelmiş yüzlerce kişi meydana çıkamadı.

Kuşkusuz ki, ülkemizde barıştan özgürlüklerden, insan haklarından yana olan herkes ve dünya demokratik kamuoyu, Cumartesi Anneleri’ne 700. haftada yapılan saldırıdan sonra, 701. haftada Hükümetin tutumunu merak ediyordu.

Her ne kadar İçişleri Bakanı Soylu ve AKP’nin sözcüsü Çelik Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray’da oturma eylemini “terör propagandası”na bağlayarak yasaklasa da; “son anda belki de yasaktan vazgeçilir” beklentisi vardı. Ancak Hükümet yasakta ısrar etti. Bu kararlılığını dünya aleme göstermek için olsa gerek; Diyarbakır’da kayıp yakınlarının düzenlemek istediği etkinlik de Valilik tarafından yasaklandı.

Hükümetin, belki de bugüne kadar yapılan eylemlerin en masumlarından ve en haklılarından birisi olan Cumartesi Anneleri’nin eylemini böyle suçlanması, elbette ki Türkiye’nin demokratik kamuoyunda ve dünyada tepkiyle karşılandı.

Hükümet sözcüleri yandaşlarını, “Bakın Galatasaray’da çıkarmayacağız dedik, çıkarmadık” diye motive etse de; bu yasakçı tutum, Erdoğan-AKP yönetiminin Türkiye’yi en temel özgürlükler ve insan haklarının en öne çıkan değerlerini nasıl tanımadığını dünyaya göstermiş oldu.

Dünya Barışı Günü’nde Cumartesi Anneleri’ne yönelik bu yasaklama tutumu, elbette ki, “tek parti tek adam rejimi” doğrultusunda atılan adımların neresinde olduğumuzu göstermesi bakımından, ülkemizin demokrasi güçleri için de önemli gösterge olmuştur.

www.evrensel.net