'Hamaset' halkı uyutmak için, seçenekleri 'emperyalizm ile uzlaşmak'


23 Ağustos 2018 03:15

Trump; “Rahip Brunson krizi" etrafındaki gelişmeleri ve bundan sonraki adımı; "Onun (buradaki O, Erdoğan) için Ebru Özkan'ın (İsrail'de tutukluydu) serbest bırakılmasını sağladım. Onun da Rahip Brunson'u Türkiye'den çıkarmasını bekledim. Bu tek taraflı olmaz. Korkunç bir hata yaptıklarını düşünüyorum. Herhangi bir taviz olmayacak" diye tarif ediyor.

ABD'den yapılan açıklamalar da "Bundan sonra ABD'nin geri adım atmayarak Türkiye'nin adım atmasını bekleyeceği" doğrultusunda.

Türkiye'den ise bu konuda iki tutum var. Bunlardan birincisi, "iç piyasa"ya yönelik ve "ABD ekonomik savaş açtı. Bize boyun eğdirmek istiyorlar. Bu savaşı biz kazanacağız" biçiminde. Ama bu milliyetçilik ve dini boya ile de boyanmış hamasetin dışarıya yönelik yüzü ise, "akılcı" ve "uzlaşmacı" bir biçimde yansıyor; ABD'ye çıkarlarını hatırlatıp, "Gelin sorunlarımızı konuşarak çözelim" deniyor.

'İÇERİDE' HAMASET 'DIŞARIDA' UZLAŞMA ARAYIŞI

En son Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, USA Today gazetesine yazdığı makalede; Türkiye'nin NATO'nun güney kanadını savunduğunu öne sürüyor ve İncirlik'in önemine dikkat çekerek, Türkiye ve ABD'nin "uzlaşması"nın önemine vurgu yapıyor.

"Trump vergileri yükseltmek yerine diplomasiyi denemelidir. Türkiye, DEAŞ'a karşı ön saflarda savaşan Amerikalı askerlerin bulunduğu İncirlik Üssü'ne ev sahipliği yapmaktadır. Bunun sahadaki karşılığı çok kritiktir. Müttefik güçlere, bölgedeki diğer üslere göre saatler kazandıracak bir öneme sahiptir" diyen Çavuşoğlu, sorunları konuşarak çözmede ısrar eden bir tutumu öne çıkarıyor.

Bir yandan bölgede çıkar peşinde koşan çok sayıdaki emperyalistin, öte yandan onlardan da kalabalık yerli gerici odakların iç içe geçmiş ilişkilerinin oluşturduğu çelişkiler yumağı olarak bölge tablosu içindeki Türkiye, en zorda olan ülkedir. Çünkü 16 yıldır izlediği politikalarla Erdoğan-AKP iktidarı; bir yandan bölgeye müdahale eden emperyalistler arasında salınarak, "yayılmacı" ve "cihatist" çizgideki "İslam dünyasının koruyuculuğu" gibi bir misyonla hareket ederken aynı zamanda ülkeyi, bir "sanayi krizi"yle birleşmesi kuvvetle muhtemel "ekonomik bir kriz"e doğru sürüklemenin getirdiği sorunlarla da karşı karşıyadır.

RUSYA VE ÇİN TÜRKİYE'Yİ KALDIRACAK GÜCE SAHİP DEĞİL

Üstelik hızla sürüklenildiğinin işaretleri çoğalan bu krizin hamasetle, "yerli ve millilik" propagandası üstünden girilen yolun sunduklarıyla kapatılamayacak kadar yıkıcı olacağı da şimdiden görülüyor.  

Yani bu krizin, Rusya'nın "yerli parayla ticaret", İran'ın "yerli parayla ticaret" yanında "ortak savaş uçağı üretme" ; Katar'ın elden ya da "el altından" vereceği "nakit"le aşılması olanaklı değildir.

Bu da Türkiye'nin, ister istemez Batı emperyalizminin başlıca odaklarıyla anlaşmak zorunda kalacağı anlamına geliyor.

Nitekim geçen hafta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın Batılı finans çevrelerinin sözcüleriyle (siz Batılı tefecilerin temsilcileriyle diye anlayabilirsiniz) yaptığı "telekonferansa" Türkiye'nin verdiği önem onlara mahkum olmasının göstergesiyse; finans kuruluşlarının beklenin üstündeki ilgisi de eninde sonunda Türkiye'nin "ellerine düşeceğine" duydukları güvendir.

Bu yüzden de Trump'ın ve Erdoğan'ın önderliğinde süren "Brunson krizi"nin, sürgit devam ettirilmesi pek olanaklı görünmüyor. Tersine Eylül sonlarında, (kimi uluslararası toplantılarda Erdoğan ve Trump'ın bir araya gelebileceği de dahil) yapılacak görüşmelerle bu krizin bir yola sokulacağından, gelişmeleri izleyen hemen herkes hemfikir.

GELİNEN YER IMF'NİN KAPISININ ÖNÜDÜR

Her ne kadar Trump yönetimi, bu krizin kendilerine bir zararı olmadığı ama Türkiye'ye özellikle ekonomik bir faturası olacağından kalkarak, "Biz Türkiye adım atana kadar pazarlığa girmeyeceğiz" diyorsa da bu, bu durum kapalı kapılar arkasında pazarlığın sürdüğü gerçeği ile çelişmiyor.

Ancak burada şu söylenebilir ki; bugün Türkiye, ABD ve Batılı emperyalistler karşısında birkaç ay öncesine, yani krizin alametlerinin henüz net olarak görülmediği döneme göre bile,

daha zayıf argümanlara sahiptir. Çünkü ne zaten büyük ekonomik zorlukları olan Rusya'nın, ne de sorunlar karşısında hep birkaç adım geride durarak her fırsatı değerlendirmeyi "yayılma stratejisi" olarak benimsemiş olan Çin'in muhtemel bir "kopuş" karşında, Türkiye'nin finansman, ticaret, teknoloji,... vb. ihtiyacını karşılaması beklenebilir.

AKP iktidarının, bir IMF-Dünya Bankası programı olarak hazırlanan Kemal Derviş'in programının, büyük gayret ve disiplinle hayata geçirerek, Türkiye'yi getirdiği yer "burası"dır. "Burası" denilen yer, elbette IMF'nin kapısıdır! Ve bu krizden çıkış için, Erdoğan yönetiminin, "yeni koşullarda bir IMF programı"ndan (IMF'yle anlaşarak ya da açıkça anlaşmadan) başka seçeneği yoktur.

Bu yüzden de böyle bir programın kaçınılmaz olarak çıkarılacak faturasının milyarlarca doları kasalarına koyan, yerli ve yabancı bankalara, sanayi ve finans tekellerine değil işçi sınıfı ve halka yıkılacağı dikkate alındığında, "yerli ve millilik" üstünden yürütülen aşırı milliyetçi ve cihatist İslamcı propagandanın amacı daha iyi anlaşılmaktadır. Ki burada, dini umdelerin ve milliyetçiliğin böyle öne çıkarılmasında amaç, faturayı sırtlanacak işçilerin, emekçilerin ses çıkarmadan faturayı ödemeye razı edilmesidir!

GERÇEK 'BEKA MÜCADELESİ'NİN YOLU NEREDEN GEÇMEKTEDİR?

Erdoğan yönetiminin 16 yılık iktidarında yaptıkları ve bugün hangi sınıfların, hangi güç odaklarının çıkarlarını temsil ettiği dikkate alındığında;

- Sermayenin çıkarlarını değil halkın çıkarlarını esas alan halkçı ekonomik politikalarla,

- Bölge halklarının kaderlerini tayin etme hakkına saygı gösteren, haklar arasında barışı esas alan bir dış politikayla,

- İçeride gerçek demokratik normları benimseyen, halkların eşitlik ve kardeşlik değerleri etrafında kaynaşmasını amaçlayan, emperyalistlere ve onların her renkten yerli işbirlikçilerine karşı mücadeleyi esas alan politikalarla krize halkçı bir çözüm bulması beklenemez.

Bu nedenlerledir ki, Erdoğan yönetimi bugün genel olarak emperyalistlerle, özel olarak da Batılı emperyalistlerle uzlaşarak sorunlarını aşmaya çalışan bir iktidar olmak durumundadır.

Bu yüzden de bugün ülkesini gerçekten sevenler için alınacak tutum; neoliberal, yerli ve yabancı tekellerin çıkarına hizmet eden "çözüm"ün faturasını kabul etmekten değil, tersine bu politikalara karşı çıkmaktan; krizin yükünün milyarlarca doları, ülkenin varını yoğunu yağmalayarak kasalarına koyanların sırtına yüklenmesi gerektiğini savunmak, bunun için mücadele etmekten geçmektedir.

Çünkü Türkiye'nin ve halklarının gerçek "beka savaşı", AKP-MHP ittifakının "tek parti tek adam rejimi"ni "yerlilik ve millilik" çarpıtmasına dayanan göstermelik antiemperyalizminde değil gerçek bir antiemperyalizmden, hakların çıkarını esas alan ekonomik politikalardan geçmektedir.

www.evrensel.net