Türkiye’ye destek mi, yoksa ‘zorda kalanı sıkıştırma’ kuyruğu mu?


19 Ağustos 2018 04:22

Yandaş” ve “yancı” medya son günlerde daha sık ve daha çok “ortak manşetler”le çıkıyor. Yazılı basındaki bu manşetler ve televizyonların haber kanallarından verilen mesajlara bakılırsa; Rusya, Çin, İngiltere, Almanya, Fransa, Almanya (AB), Katar, Venezüela, Irak, İran,... irili ufaklı dünyanın büyük çoğunluğu Türkiye’nin arkasında birleşip, Trump yönetimine ABD’ye karşı tavır alıyor!

Bırakalım ABD’nin politikasını eleştiren ülkelerin yöneticilerini, Avrupa ve ABD basınında Trump’ı eleştirenler, Trump’ın “Brunson krizini” iç politika malzemesi olarak kullandığı saptamasını yapanlar bile sanki Türkiye’yi desteklemek için sıraya girmiş medya organları olarak gösteriliyor. 

Daha iki-üç ay önce Trump’ı omuzlarında taşıyıp, Türkiye’nin gerçek dostu ilan ederken Merkel’i tekmeleyen yandaş medya, şimdi “Türkiye’nin güçlü ekonomisi olması bizim için önemlidir” biçimindeki “ortalık” açıklamasını bile “Türkiye’ye Almanya’dan büyük destek” diyerek, Merkel’i omuzlarına almaya hazırlanıyor. Hani önümüzdeki günlerde, Almanya ile 1. Dünya Savaşı’ndaki “silah arkadaşlığı” üstüne menkıbeler yazılmaya başlarsa şaşmayacağız! Ya da bugüne kadar bir “Fransız züppesi” olarak gösterilen Macron’un, Türkiye’ye ilişkin protokol icabı açıklamalarının manşetlere taşınması bile aynı yaklaşımla ilgilidir.

TRUMP’IN BAŞARISI!

Hiç kuşkusuz AB’den Çin’e, İngiltere’den İran’a ABD’nin,  ticaretten diplomasiye, Ortadoğu politikasından NATO’daki ortaklarına karşı giriştiği aşağılama, tehdit, şantaj içerikli “kovboy dipolomasisi”nden dünyanın başlıca ülkeleri hoşnutsuzdur. Ki, bu hoşnutsuzluk da yeni değil.

Tersine Trump, sürpriz bir biçimde ABD’ye başkan seçildiğinde İsrail, Türkiye, Macaristan ve Polonya gibi birkaç ülke dışında bütün ülkeler, bu başkanlığı “dünya artık daha güvensiz” diyen bir tutum ve üzüntüyle karşıladılar. Bunu da çoğu ülkenin yöneticileri açıkça belli etti. Erdoğan ve partisinin Obama’nın gidişini ve Trump’ın zaferini nasıl coşkuyla kutladıkları ise hâlâ hatıralardadıri.

Bütün bu tepkiler karşısında Trump da seçim kampanyasından başlayarak ve hemen ilk icraatlarıyla (Ortadoğu’da Suudi Arabistan darbesi etrafındaki girişimleri, NATO’da müttefiklerine masrafları ödetme tehdidi, Rusya’ya, İran’a ambargo, Çin’e “ticaret savaşı” ilan etme vb) “Dünya artık eskisi kadar bile güvenli değil” diyenleri haksız çıkarmadı.

Yani Trump, Türkiye ile can ciğer kuzu sarması olduğu geçen bir buçuk yıl boyunca, dünyayı karşısında birleştirmişti! Bu yüzden de bugün yandaş ve yancı medyanın “Şu da ABD’ye karşı”, “Bu da ABD karşısında bizi destekliyor” diye oluşturduğu listedeki ülkeleri, Trump çoktan karşısında birleştirmişti.

AKP PROPAGANDASININ GERÇEĞİ BAŞAĞI ETME SANATI 

Dolayısıyla büyük fotografa bakıp, “Trump’la en son çatışan Erdoğan yönetimidir” dersek gerçeği ifade etmiş oluruz.

Öyle ki, “Brunson krizi” başlayıp, Trump Türkiye’yi hedef alan tweetler atmaya başladığında bile Erdoğan, “Trump’ın Siyonist-Evangelist güçlerin oyununa geldiğini ve bu oyunu bozacağına inandığını” söyleyecek kadar Trump’a güveniyordu. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ise daha üç gün önce bu tezi yinelemeye devam ediyordu.

Bu yüzden de “Trump’a karşı olan dünya”, Türkiye’nin ABD yönetimi ile “Brunson krizi” üstünden yürüttüğü polemikle oluşmadığı gibi Türkiye’nin arkasında ABD’ye karşı mevziye giren bir dünya da değil. Ayrıca Trump’ın iş başına gelmesinden sonra müttefiklerini Amerika’nın gölgesinde yan gelip yatmakla suçlaması da yeni değildi ve Türkiye’den çok önce ABD-Trump karşıtlığı dünyada hız kazanmıştı.(*)

Kısacası bugünün gerçeği, Erdoğan-AKP propagandasının iddialarının aksine,  dünyanın başlıca ülkelerinin Trump ve ABD’ye meydan okuyan Türkiye’nin arkasında yer alması değil, Türkiye’nin Trump yönetiminin diplomasisinden, tehdit şantajlarından hoşnutsuz olan ülkelere en son katılan ülke olmasıdır.

“Yandaş” ve “yancı medya” ise, “yerli ve milli” bir habercilik anlayışıyla, olup biteni, “tersine çevirmek”le de yetinmeyip “baş aşağı çevirerek”, Erdoğan yönetiminin iç politika ihtiyaçlarına göre biçimlenmektedir. Bütün dünyanın Trump’a ve ABD’ye karşı Erdoğan’ın arkasında birleştiğini iddia etmeleri de bundandır. 

EMPERYALİST PRAGMATİZM

Emperyalist ülkelerin, “çıkarları”ndan başka “her koşulda savundukları bir değerleri” yoktur. Örneğin Batılı ülkeler, her platformda, “Batı demokrasisi normları”nı, “insan haklarını” insanlığın ortak değerleri olarak savunduklarını iddia ederler. Ancak her gün görüyoruz ki, bu emperyalist ülkelerin temsilcileri, gerçekte bu değerleri ancak kendi çıkarlarının savunulmasında bir dayanak olduğu ölçüde savunurlar. Nitekim, son yüz yıl içinde Batı demokrasisinin beşiği ülkelerin her biri, askeri cunta yönetimleriyle, faşist diktatörlüklerle, şeriatçı  krallar ve emirliklerle -eğer çıkarları gerektiriyorsa- “içli dışlı olmak”tan, “iş çevirmek”ten geri durmamışlardır.

Örneğin Türkiye ile “Rahip Brunson’un tutuklanması” üstünden “bağımsız yargı” kavgasına girişen ABD’nin, Suudi Arabistan’la Körfez Emirlikleriyle böyle bir sorunu yoktur. Rahip Brunson sorunu üstünden başka çıkarların kavgası yapılmasaydı eğer; herhalde Erdoğan yönetimiyle “bağımsız yargı” meselesini en az sorun yapan ülke Trump Amerikası olurdu! Nitekim Türkiye’de cuntalar döneminde apaçık olduğu gibi AKP iktidarının son 7-8 yılında da yargı tamamen siyasileşmiş, tümüyle iktidarın işaretleri doğrultusunda kararlar verirken ABD bunu hiç umursamamıştır.

Kısacası gerek emperyalist ülkelerin kendi aralarında, gerekse diğer ülkelerle ilişkilerinde egemen olan; “kendi ülkelerinin çıkarıdır.” Ki; kapitalizmin ideologları bu tutumu “pragmatizm” adı altında teorileştirmişlerdir. Pragmatizm ise “şark”ta kendini “takiye” olarak gösterir.

ZORLUKLARDAN YARARLANMA KUYRUĞU VAR

Almanya ve Fransa’nın (AB ülkelerinin), Türkiye ile yakınlaşan adımlar atmasının nedeni de benzer bir pragmatizmdir. Onların asıl derdi Türkiye’nin Trump Amerikası karşısında desteklenmesi değil, esas olarak Türkiye’nin, ekonomik kriz ve ABD ile girdiği çatışmadan dolayı AB çıkarları uğruna pozisyon değiştirmesini sağlamaktır. “Göçmen sorunu”nda alınan önlemlerin zarar görmemesi ve Türkiye’nin yaşadığı krizin AB’ye zarar (**) vermemesi de buna dahildir. Üstelik de bunun maliyeti eskisinden daha ucuza gelebilir!

Dolayısıyla yandaş medyanın, “Türkiye’nin arkasında sıraya girdiler” iddiasını doğrulayacak “sıra” da burada oluşmuştur. Çünkü Türkiye’ye gördürülecek işleri olanlar, krizin zorluklarını dikkate alarak sıraya girmektedirler.

Bu sırayı önceki gün de uluslararası finansçıların Hazine Bakanının “telekonferansı”na gösterdikleri ilgide gördük. Çünkü, kapitalist emperyalizmin “kurtlar sofrası”nda elbette “yaralananı yemek” kuraldır. Ancak yemek her zaman “yok etmek” anlamına gelmemektedir. Tersine “yemek” daha çok yeni yükümlülükler yüklemek, bu yükümlülükleri daha ucuza mal etmek biçiminde tezahür etmektedir.

Başka bir söyleyişle “kurtlar sofrası”nda dostluklar da düşmanlıklar da tamamen “çıkara” dayalıdır, “konjonktürel”dir. “Stratejik dostluklar” iddiası ise boş laftan, “propaganda”dan ibarettir!

(*) “Önce Amerika!” başlığı ile Trump tarafından yayımlanan “Milli Güvenlik Strateji Belgesi”nde, ABD’in asıl düşmanlarının Çin ve Rusya olduğu ilan edilmişti.

(**) AB ülkelerinin bankalarına Türkiye’nin borcunun 200 milyar avro olduğu belirtiliyor. Ki bu bankaları bu borcun ödenememesi korkusu sarımış görünüyor. 

www.evrensel.net