Depremin yıkımına karşı mücadelede neredeyiz?


17 Ağustos 2018 05:00

Bugün 17 Ağustos Kuzey Marmara Depremi’nin 19. yıl dönümü.

Depremin kurbanları, depremden en çok zarar gören Kocaeli ve öteki kentlerde törenlerle anılıyor.

Deprem eski çağlardan beri doğal afetlerin en yıkıcısı, bu yüzden de en kokutucusudur. Ama son yüz yıl içinde bilim ve teknolojideki gelişmeler, depremin yıkıcılığını ve insan kayıplarının en aza indirilmesini sağlayan çok önemli imkanlar sunmaktadır. Ama bu bütün ülkeler için geçerli değildir. Örneğin aynı şiddetteki bir depremde, Japonya’da bir tek insan bile ölmez, birkaç bina bile yıkılmazken; Endonezya’da, İran’da ya da Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce insan ölmekte; kasabalar, kentler, köyler harabeye dönebilmektedir. Son 50 yıldan beri deprem, artık sadece geri ülkeler için kokutucu bir doğal afettir!

Yani deprem, gelişmiş ülkeler için korkutucu bir “doğal afet”  olmaktan çıkarken diğer ülkelerde (ülkelerin gelişmişliğine ve aldıkları önlemlere göre derecesi değişir) eski çağlardaki kadar yıkıcı ve korkutucu olmaya devam etmektedir.

YENİ BİNALAR DEPREME KARŞI DAHA DAYANAKLI AMA...

Bu açıdan Türkiye’nin karnesi “kötüden de kötü”dür!

Nitekim 7.4’lük ve resmi rakamlara göre 22 bin dolayında kişinin hayatını kaybettiği Kuzey Marmara depremi açıkça göstermiştir ki; depremin böylesi yıkıma yol açmasının sebebi, depremin şiddeti değil, yap-satçı müteahhitlerin hiçbir “mühendislik kuralı”, dahası “deprem riski” gözetmeden, “en ucuz ve en karlı nasıl yaparım” mantığı ile yaptıkları konutlardır. Ki, bu depremde en çok zarar gören yapıların okullar, adliye binaları, devlet daireleri gibi kamu tarafından yaptırılan binaların olması da ayrıca ilginçtir!

Bu gerçeklik, “deprem bölgelerindeki binaların inşaatı için yeni standartlar belirlenmesi”ni de beraberinde getirmiş, bu konuda oldukça titiz bir bir denetim uygulanmaya başlanmıştır. Denilebilir ki, 17 Ağustos depreminin en önemli kazanımı, deprem sonrasında yapılan binalara getirilen “standartlar” olmuştur.

17 Ağustos depremi sonrasında böyle olumlu bir gelişme olmakla birlikte; “deprem korkusunun” siyasi ve ekonomik ranta dönüştürme konusunda atılan adımlar, “Bugün depreme hazırlık konusunda durum nedir?” sorusununun yanıtını daha da sorunlu hale getirmiş bulunmaktadır.

DEPREME HAZIRLIK, 1999’A GÖRE BİLE DAHA KÖTÜ

Bilim çevreleri sıkça; “İstanbul ve Marmara büyük tehlike altında, 7.7’lik bir deprem olasılığı yüksek. Bu durmda 30—50 bin insan ölebilir” diye uyarıyorlar. Ama merkezi ve yerel yöneticilerin bu uyarıları pek umursadığı söylenemez. Tersine bu açıklamalar karşısında depremin yıkımına karşı önlemler almak yerine, içine “deprem korkusu” salınmış insanlara daha yüksek fiyatlarla “yeni konut satma”nın hesabı yapılmaktadır.

Onun içindir ki “17 Ağustos Depremi sonrası dönem, deprem üstünden en çok konuşulan ama en az gerçek önlemlerin alındığı dönemdir” dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz.

Şöyle ki;

1-) Deprem toplanma alanları imara açıldı: Kent nüfusları 17 Ağustos’tan beri daha da artarken, deprem toplanma alanlarının çok önemli bir bölümünün (İstanbul’da 400 dolayında olan “deprem toplanma alanı”nın dörtte üçü bugün yoktur)  TOKİ ve başka büyük inşaat firmalarına peşkeş çekildi.  Bu alanlara rezidanslar, oteller, AVM’ler, lüks siteler kuruldu. Ama aynı dönemde kentlerin varoşlarında eskisine göre çok daha fazla bir nüfus derme çatma konutlarda oturmaya devam ediyor.

2-) Deprem vergisi ile Hazineye gelir kaydedildi: 17 Ağustos depremi sonrasında depreme uygun konutlar yapılması, depremin mağdurlarının yaralarının sarılması için konan “deprem vergisi”, 2006’dan itibaren genel bütçeye alınıp “Hazineye gelir kaydedildiği” için depremle ilgili özel bir çalışma yapılması için bütçe de ortadan kalkmıştır.

3-) ‘Deprem korkusu’ ‘kentsel dönüşüm’ün mezesi yapıldı: “Kentsel dönüşüm”, “deprem korkusu” kışkırtılarak, “depreme karşı sağlam konutlar yapılması” iddiası, “daha çok kar ve rantı” esas alan, üst orta sınıf için pahalı konutlar üretiminin dayanağına dönüşerek, depreme karşı mücadelenin karşıtı bir konut politikasına dönüşmüştür.

4-) Halkın eğitimi yasak savmaya dönüştürüldü: Halkın depreme hazırlanması için gerekli eğitimlerin sistematik bir biçimde yapılması yerine bu eğitimler tamamen şekli, yasak savma biçiminde “komik” tatbikatlara dönüştürülmüştür.

5-) İmar aflarıyla mücadele arkadan hançerledi: Bilim insanları ve mühendis ve mimar odalarının bu konulardaki eleştirilerini, itirazlarını ve önerilerini umursamayan yerel ve merkezi iktidar, tersine müteahhitlerin, arsa spekülatörlerinin, arazi rantı peşindeki rant çevrelerinin telkinlerini dikkate almaktadır. Sık sık çıkarılan “imar düzenlemeleri” ve “af”lar, depremin yıkımına karşı mücadelenin en önemli engelleri olarak ortaya çıkmıştır. En son 24 Haziran seçimi sırasında çıkarılan ve tamamen Erdoğan ve partisinin oyunu çoğaltmaya yönelik olarak çıkarılan “imar affı”, bir şehircilik cinayeti olmasının yanında depreme karşı mücadelenin de arkadan hançerlenmesi anlamına gelmektedir.

Bütün bunlar, bugün depreme karşı hazırlık konusunda ülkemizin, 17 Ağustos 1999 Depremi öncesinden bile kötü bir yere savrulduğunun göstergeleridir!

www.evrensel.net