Polis geldi Melih Cevdet’i sordu


12 Ağustos 2018 03:10

Melih Cevdet de Ankara’dan İstanbul’a göç ettiğinde işsizdi. Zamanı parklarda, bahçelerde aylak aylak gezerek tüketir, varsıl arkadaşlarından uzak durmaya çalışırdı. Onlar varsıl hallerini insanın gözüne sokmak ve adeta öç almak için fiyakalı adımlar atarken, Melih Cevdet eskiyen ayakkabılarında biriken toza bakar ve oradan uzaklaşmak isterdi.

İnsanın kendini anlamsız ve nedensiz hissettiği bir toplama çıkıyor zamanla yol. İşsizlik kendi adına bir gereksizlik uyandırıyor insanda. Daha önce sanki hiçbir şey yapmamış gibi, hiçbir şey üretmemiş gibi, hiçbir işe yaramamış gibi hisseder insan. Zamanla kendini daha yakıcı bir biçimde hissettiren parasızlık, olmadık nedenlerle insanı daha derine çeker ve orada günlerin rengi değişir elbette.

Şairler, yazarlar ve sanatçılar için işsizlik zaten olması gereken bir şeymiş gibi duyumsanır genellikle. Şairsin işte, işe mi gideceksin sabah akşam, otur evde şiirini yaz ya da bir işin ucundan tut, akşamları gidip evde şiir yazarsın. Yazmak, eve iş götürmek değil midir? Öte yandan Van Gogh, kardeşi Teo’ya yazdığı mektuplardan birinde yoksulluğa değinir ve üç günde bir ancak yemek yiyebildiğinden yakınır. Hayatı çevirmek için gereken paranın bir biçimde kazanılması kaçınılmazlığı ortada dururken, yazan çizen insanlara genellikle yoksulluk ve açlık yakıştırılır ki, sanki aç olunca daha iyi üretirmiş gibi.

Ne diyelim, bir şiir yazmanın bedeli hangi maaşla ölçülebilir ki, bir de bu gerçek var…

Hasan İzzettin Dinamo, “İkinci Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları” kitabında Nazi faşizminin yükselişini ve bunun Türkiyeli aydınlar üzerindeki etkilerini değerlendirdiği yazısının sonunda bu duruma dair, şahsen beni aşırı derecede rahatsız eden bir paragrafta şöyle diyor:

“Bir de arasıra Melih Cevdet Anday’dan acıyarak söz edilirdi. Şimdi iyi bilemiyorum, sanırım, telgrafhanedeki memurluğundan atılmış, aç kalmıştı. Şairlerin aç bırakılması, şairlere dokunuyordu.”

‘POLİS GELDİ, SENİ SORDU’

Bozulmuş dengelerin işsizi bir suçlu gibi dışa vurduğu bu gerçek, insanın kalbini kırıyor haliyle. Gel zaman git zaman, oradan oraya savrulan günlerin perçemi yırtıldı ve büyük bir bankanın çocuk yayınları yapan yan kuruluşundan iş önerisi aldı Melih Bey. Sevinmez olur mu? Aylaklıktan ve parasızlıktan kurtulacaktı. Elini cebine atarken bir saat sonrasını düşünmeyecek, kursağına iki lokma bir şey gidecekti nihayet. Hani “aç kalmıştı” ya…

İşe başladı şair, elinden geldiğince çocuklara ve memlekete yararlı olmaya çalıştı; güzel kitaplar çıkardı ortaya. Ama mimli olana huzur vermemek bir devlet geleneğidir bizde. Melih Bey’i çalıştığı yeni işinden üç ay sonra çıkardılar; “Polis geldi, seni sordu, artık burada çalışamazsın,” dediler kendisine kapıyı göstermeden önce. Kimseye yakınmadı Melih Bey, kabuğuna çekilip kendi zamanını bekledi.

Hıfzı Topuz, Akşam gazetesinin Yazı İşleri Müdürü’ydü o yıllarda. Melih Cevdet’e, yakın zamanda boşalan iç sayfa sekreterliğini önerdi. Böylelikle söyleşilere başladı Melih Cevdet, “Dünkü Meşhurlar” dizisini yaptı.

Meşrutiyet döneminin İç İşleri Bakanı Reşit Bey ile söyleşi yapmak için evine telefon ettiyse de başarılı olamadı, karşıdaki ses “Ne yapacaksınız son nefesini veriyor,” dedi. Bir başka söyleşi için dönemin ünlü kantocularından Şamran Hanım’ın evine gitti. Şişmanca bir Ermeni beyefendi açtı kapıyı, Şamran Hanım’la görüşmek istediğini bildirdi Melih Cevdet, “Beş dakika önce öldü, ben oğluyum”, diye aldığı yanıtla ve kederle geri döndü gazeteye.

‘NASIL YAŞIYORLAR?’

Zaman geçti, zaman bu, geçer. Bazen kalp ağrısıyla, bazen derin bir suskuyla, bazen işsizlikle, bazen yazdıklarından ötürü haksızlığa uğrayarak...

Oktay Rifat, Orhan Kemal, Melih Cevdet, İsmet Yenisey ve Remzi Tozanoğlu gibi edebiyatçılar Akşam gazetesinde yeni bir söyleşi dizisine başladı. Kentin yoksul semtlerine gidecek, yoksul evlere girecek, bu evlerdeki insanların nasıl yaşadıklarını öyküleştireceklerdi. “Akan Zaman Duran Zaman” kitabında bu söyleşiye ilişkin şunları yazmış Melih Cevdet: “Kısaca söyleyeyim gördüklerim beni ürpertmiştir. Örneğin, bir odada oturan yedi kişilik bir aileyi ziyaret etmiştim, bu ailede yalnızca bir kişi, on sekiz yaşındaki büyük kız çalışıyordu ve bu kız veremdi. Fakat ana baba, kızın hastalığını saklıyorlardı, duyulursa işinden olur korkusuyla.”

Söyleşiler kısa sürede ilgi topladı. Akşam gazetesinde bu söyleşiyi üstlenen dönemin edebiyatçıları, yoksul evlerin gündelik yaşantısını toplumun geniş kesimlerinde konuşur hale getirdi. İnsanlar bir sonraki sefer çıkacak söyleşinin öyküsünü merakla bekledi ve okudu.

İş gelip yoksulların hayatındaki çıkmazı gazetelere taşımaya, bunu da edebiyatçılara yaptırmaya dayandığında patronlar piyasası karıştı, karışır elbet.

Akşam gazetesinin ölmüş patronlarından birinin damadı, e ne yapacak, tabi ki spor sayfasını yönetiyordu. Bu kadar mı? Elbette değil; eşi nedeniyle gazetenin ortaklarından biriydi ve ne bileyim belki de iç güveydi…

O sabah başka bir hırsla geldi gazeteye ve ilk iş olarak Melih Cevdet’in masasını kaldırttı. Orta yerde elini beline koyup seslendi çalışanlara: “Burası yabancı ideolojilerin propoganda merkezi oldu,” dedi. Hıfzı Topuz da telefonla verdi haberi, Melih Cevdet’e “Gelme artık”, dedi. Ne tazminat, ne içeride kalan maaş, ne sendika, ne iş güvencesi…

Belki de Kemal Ahmet’ten bir örnek dönemin (?) ünlü köşe yazarlarından Cemal Refik “Biz gazetecilerin cenazesi ianeyle kalkar,” demişti…

Ne yapsın Melih Cevdet? Onca tecrübeyi yüklenip parklara, deniz kenarına ve aylaklığa geri döndü. Kimbilir aç karnına ne şiirler yazmıştır…

www.evrensel.net