‘Yerli ve milli’ afet!


10 Ağustos 2018 04:21

Şiddetli sağanak son 50 yılın afetine dönüşüp sel oldu; Ordu ve ilçelerini bastı!

Ordu’nun Ünye, Fatsa, Perşembe ilçelerin de ağır hasara yol açan sellerin Ünye’de Karadeniz Sahil Yolu’ndaki köprüyü çökertmesi sonucu sahil yolu trafiğe kapandı. Bölgede sellerin 8 köprüyü yıktığı belirtiliyor.

Sel, mevsimlik fındık işçilerinin çadırlarını da bastı. 550 tarım işçisi tahliye edildi. Heyelan nedeniyle yaralananlar olduğu, sel nedeniyle mahsur kalanların iş makineleri ve helikopterlerle kurtarıldığı belirtiliyor.

Valilik, şiddetli yağış ve sellerin Ordu’da 550 bin dolayında vatandaşın hayatını etkilediği belirtiyor.

Orduyu vuran sellerden sonra, felaket yaşanmadan önce önlem alması gerekenler sahneye çıktılar ve  “geçmiş olsun” diyerek “devletimiz güçlüdür” kuyruğuna girdiler.

Devletin en yukarıdan ve klasik açıklaması İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan geldi: “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı açık ve nettir, hasarlarla ilgili tüm maddi kayıplar devletimiz, hükümetimiz tarafından karşılanacaktır!”

‘KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ’ DEMEK İLLA ‘AFET OLACAK’ DEMEK DEĞİLDİR

Bu tablo önceki gün Ordu ve ilçelerinde yaşandı. Ama “şiddetli sağanak nedeniyle aşırı seller”, “görülmemiş şiddette dolu ve fırtına tarım alanlarına zarar verdi”, “aşırı yağışların yol açtığı heyelan çamur sellere dönüştü”, “büyük kentlerde büyük zarara yol açan, etrafında ne varsa önüne katıp sürükleyen 15-20 dakikalık yağışların yol açtığı seller görüldü” gibi haberler neredeyse rutine dönüştü.

Bu vakaların son yıllarda daha da sıklaştığı bir gerçek. Geçmişte 10-20 yılda bir görülen “uç vakaların” giderek “normal” atmosferik vakalara dönüşmeye başladığı gözleniyor.

Bu ”uç atmosferik” olayların sıklaşmasını, bilim insanları ve meteorologlar “küresel ısınma” başlığı altında toplayıp, “dünyadaki iklim değişiminin sonuçları” olarak açıklıyorlar.

Bugün iktidarı elinde tutanlar ve onların medyası, bu afetleri “doğal afet” diye niteleyip, üstüne “takdiri ilahi” etiketini yapıştırarak, olup bitenin kendileriyle ilgisinin olmadığını öne sürüyorlar. Dahası, “devletimiz tüm zarar ziyanı karşılayacaktır” denilerek, sanki babalarının cebinden mal bağışlıyormuş gibi yukarıdan yukarıdan konuşarak vatandaşın “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” demesini bekliyorlar.

Oysa asıl sorun; her ‘küresel ısınma’ gerçeği ve her “aşırı doğa olayı”nın insan eliyle bir afete dönüşmesidir.

DOĞA OLAYINI AFET YAPAN ‘YERLİ VE MİLLİ POLİTİKA’DIR!

Afetlerin kaçınılmazlığını, “takdir ilahi” gibi ya da sadece “küresel ısınmanın sonucu” olarak göstermek doğru değildir; çoğu zaman da gerçekle taban tabana zıttır!

Evet, “küresel ısınma” insanlığı tehdit eden bir gelişmedir ve iklim değişikliklerine yol açmakta, atmosferik olayların giderek daha çok “uçlara”(maksimuma) kaymasına yol açmaktadır. Ve “küresel ısınma” sorunu elbette, Türkiye’yi yönetenlerin ve arkasındaki egemen sınıfların marifeti de değildir.

Kapitalizm, bütün önceki sınıflı toplumlardan daha büyük bir sömürü düzeni olarak gelişirken; dünyanın yeraltı ve yerüstü servetlerini yağmalamada ve doğanın ürünlerini metaya çevirmede gösterdiği aç gözlülükle doğanın dengeleriyle de oynayan acımasız bir toplumsal düzeni olmuştur. Bu yüzden de “küresel ısınma” yerkürenin kendi doğal evriminin bir ürünü değil, kapitalizmin bir ürünü olarak büyüyen, insanlığı tehdit eden bir sorun olarak gelişmektedir.

Ama “küresel ısınma”nın bugünkü düzeyinde ülkeler bazındaki sonuçlarının ne kadar şiddetli olacağı o ülkeyi yöneten hükümetlerin politikalarıyla da yakından ilgilidir.

Bu yüzden de Ordu’daki afet ya da benzeri başka afetleri “Ne yapalım canım küresel ısınma belası var” diye açıklayamayız.

Çünkü “küresel ısınma” doğal olmayan, insan eliyle gerçekleşen, daha doğrusu dünyayı yağmalayan kapitalist sınıfın yarattğı “doğal olmayan bir doğal felaket”tir. Ordu’daki şiddetli sağanağın bir sel felaketine dönüşmesinde ise, “küresel ısınma”dan daha çok “yerli ve milli” nedenler vardır.

Ve bu nedenler, “yerel afetler”in yıkıcılığının ne olacağını belirleyecek kadar etkilidir. Ve eğer bilim ve teknolojinin gösterdiği gerçekler ışığında hareket edilse ve kapitalist firmalar yerine halkın çıkarlarını dikkate alan politikalar geliştirilseydi; ne Ordu’da ne de diğer kentlerde gerçekleşen “afetler”in boyutu bu ölçüde yıkıcı olacaktı.

YOL VE HES PROJELERİ, ‘AFETLERE YOL AÇAR’ DİYE ELEŞTİRİLDİ

Karadeniz Sahil Yolu yapılırken; bunu “büyük bir kalkınma hamlesi” ve “Karadeniz halkına büyük bir hizmet” nişanesi olarak sunanlar bu yolu; bölgenin coğrafyasını, iklimin “uç değerlerini” dikkate alan bir mühendislik hesaplamasıyla yapmadılar. Köprüler, tüneller, viyadükler müteahhitlerin en karlı biçimde ‘yol yapacakları’ biçimde belirlendi. Adı geçen yolun bölgede büyük sel felaketlerine yol açacağı da sıkça yapılan eleştiriler arasındaydı.

Ama ne oldu? Yolun bölge gerçekliğine uygun olarak gerekli mühendislik çalışmaları eşliğinde yapılmasını isteyenler “kalkınmaya karşı çıkan, yol yapılmasını istemeyen geri kafalılar” olarak suçlandı.

Aslında HES’ler için de durum çok farklı değil. Bölgenin kendine has özellikleri gözetilmeden, helikopterle gezilip, “şurada bir HES iyi olur”, “Şu dereye iki HES bile yapabiliriz!” denilerek, enerji firmalarının çıkarları esas alındı. HES’lerle “küresel ısınma”nın bölgeye getireceği felakete çanak tutulurken bölgenin bitki ve hayvan popülasyonu da kar uğruna feda edilmiş oldu.

Bölge halkının, çevrecilerin ve bilim çevrelerinin ve HES’lere karşı çıkanların tepkileri de aynı şekilde; “Enerji bağımlığının önlenmesine karşı çıkıldığı”, “Yabancı enerji tekellerine hizmet etmek” gibi abuk sabuk suçlamalarla karşılandı.

AFETLERİ TETİKLEYEN POLİTİKALARA KARŞI MÜCADELE ÖNEMLİ

Kısacası son yıllarda yaşanan afetlerin çok büyük çoğunluğu ne “doğal afet”tir ne de “takdiri ilahi”! Tersine yaşanan “afetler”, en azında büyük ölçüde, iktidarın izlediği politikalar tarafından doğal olayların “afete” dönüştürüldüğü vakalardır. Dolayısıyla da bu politikaların mimarları ve uygulayıcıları, “doğa olayları”nın “doğal afete” dönüşmesinin de sorumlusudurlar. Çünkü bu afetler, çok önemli yanlarıyla, sermaye hükümetlerinin bilimin ve teknolojinin gereklerini umursamadan, sadece büyük firmaların kar ve rantlarını gözeterek oluşturulan (imar, şehircilik, ulaşım, enerji başta olmak üzere hayata geçirdikleri) “hizmet” ve “kalkınma” politikalarının eseridir.

Bu yüzden de afetlerin mağdurları sadece afetlerin sonuçlarından şikayet ederek bir yere varamazlar. Bu politikaların müsebbibi olan siyasi odaklara, özellikle de iktidarda olup, doğal olaylarını “afete” dönüştüren politikalara ve bu politikaların sahiplerine karşı tutum aldıkları ölçüde benzer felaketleri önleyebilecek, en azından daha az zarar görecek bir duruma gelebileceklerdir. Aksi halde; sermayeye hizmet için her dolabı çevirmede ustalaşmış sermaye partilerinin destekçisi olmaya devam ederlerse, onların politikalarının kurbanları olmaya da devam ederler.

www.evrensel.net