Brunsonlar ABD’ye gider ama doların yükselişi sürer


09 Ağustos 2018 04:39

Ekonomideki her gelişme, AKP’nin 16 yıllık “yerli ve milli ekonomik programı”nın ülke ekonomisini nasıl dolara bağımlı hale getirdiğini gösteriyor.

AKP propagandası, doların yükselişinde iktidarı ve Erdoğan’ın ekonomi politikasını eleştirenleri, “Doların yükselmesine seviniyorlar”, “Dolar lobisinin yandaşları”, “Amerikan yanlıları” şeklinde suçluyor.

Ama, AKP propagandacıları unutuyor ki; ekonominin bu hale gelmesinin birinci nedeni, Erdoğan-AKP hükümetleri ve onların ekonomi politikalarıdır.

ABD ÇITAYI ‘YÜKSEK’ TUTMAKTA ISRARCI

Rahip Brunson’un serbest bırakılıp bırakılmaması sorununda da görüldü ki, dolar baskısı sadece “yerli ve milli ekonominin” değil, “yerli ve milli dış politika” ile “yerli ve milli bağımsız yargının” da boğazını sıkacak kadar büyümüştür.Yoksa “Ya Brunson serbest bırakılıp ABD’ye gönderilir ya da gönderilir” diyen ABD yönetimi karşısında, “Eyyy Amerika” diye meydan okumak yerine;

“Trump oyuna getiriliyor. Beklentimiz Sayın Trump’ın bu oyunu bozacağıdır. Biz dost ABD ile sorunlarımızı konuşarak çözmekten yanayız” kıvamında alttan alan açıklamalar yapılır mıydı!Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal başkanlığında Hazine ve Maliye ile Adalet Bakanlığının üst düzey görevlilerinin de içinde olduğu 9 kişilik bir heyet apar topar ABD’ye gönderilir miydi!

Nitekim, bir gecede 5.20’lerden 5.42 TL’ye çıkan dolar, “ABD ile mutabakata varıldı, üst düzey bir heyet ABD’ye gidecek” denilerek yeniden 5.20’lere döndürülebildi. Dolar şimdilik 5.20’ler gibi (gerçekte çok yüksek) bir düzeyde, ama hangi bahanelerle yeni rekorlar deneyeceğini, nerede bir dinginliğe ulaşacağını kimse bilmiyor.

Ama şu da bir gerçek ki, “Brunson krizi”nde aşağıdan almayan ABD, Erdoğan ve yönetimini bir sınava sokmuştur.

DOLARIN YÜKSELİŞİNİN SORUMLUSU AKP HÜKÜMETLERİDİR

Nitekim Türkiye’nin heyeti dün ABD’ye gitmeden önce, gazetecilerin; “Türkiye ile Brunson’un serbest bırakılmasıyla ilgili bir anlaşmaya varılıp varılmadığı” sorusuna, ABD’nin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, “Eğer bir anlaşmaya varılmış olsaydı Pastör Brunson ve diğer Amerikalılar burada, evlerinde olurlardı” şeklinde yanıt verdi.

Yani ABD tarafı; sadece Brunson değil diğer Amerikalı tutukluların da serbest bırakılmasında kararlı ve ancak Amerika’ya döndüklerinde sorunu çözülmüş saymakta ısrarcı.

Evet Brunson krizi son bir haftadır doların yükselişini “tetikleyici” bir rol oynamaktadır ama doların yükselişinin nedeni Brunson krizi değil, AKP’nin 16 yıllık iktidarında, ekonomiyi dolara aşırı bağımlı hale getiren ekonomi politikalarıdır.

Çünkü kimse AKP hükümetlerine, “Alın size dolar. Bunları isteğiniz gibi kullanın. Yoksa hatırımız kalır” dememiştir. Ya da bu milyarlarca dolar, AKP hükümetlerine silah zoruyla verilmemiştir. Tersine, onlar dolarlarına yüksek getirili yerler ararken AKP hükümetleri; “Gelin burası fırsatlar ülkesidir” çağrısıyla, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını “batan geminin malları” olarak pazarlamıştır.

Şimdi ülkeyi doların kucağına atanlar, bir yandan “Dolarla bize boyun eğdiremezler” derken öte yandan “boyun eğmeye” hazır oldukları mesajı gösteren heyetler göndermektedirler.

AKP hükümetleri, doğrudan ya da özel sektöre garanti vererek 500 milyar dolar borç almıştır. Ve bu 500 milyar dolar en büyük sermaye çevrelerinin çıkarları ve AKP’nin siyasi amaçları doğrultusunda saçılıp savrulmuştur.

Şimdi alınan borcun ödenmesiyle karşı karşıya kalınmıştır. Dolayısıyla doların bütün tahminleri aşan yükselişinin asıl ve gerçek nedeni de budur.

Bu yüzden yarın Brunson sorunu bir biçimde çözüldüğünde de, (Brunson’un ve öteki ABD’li tutukluların yakında ABD’ye gönderileceğinde herkes hemfikir) doların yükselişinin ortaya çıkardığı sorunlar bitmeyecektir. Çünkü bugün yaşanan, “yerli ve milli ekonomi” olmasıyla övünen ama gerçekte “gayrimilli”, “yabancıların ve yerli iş birlikçileri”nin çıkarının ifadesi olan ekonomi politikalarının gelip dayandığı yerdir.

CHP’DE OLAĞANÜSTÜ KURULTAY DÜĞÜMÜ ÇÖZÜLEMİYOR 

CHP’de muhaliflerle yönetim “sayı saymada” bile anlaşamıyor.

Sonuçta teoriler, tezler, varsayımlar, öngörüler tartışılabilir; farklı görüşler öne sürülebilir. Ama iş sayılara dökülmüşse tartışmanın bitmesi gerekir!

Ancak söz konusu CHP olunca, sayılar üstünde anlaşmak bile olanaklı olmuyor.

Muhalifler topladıkları 631 imzanın “Noter tasdikli ve geçerli imzalar” olduğunda ısrar ederken genel merkez bu imzalardan sadece 569’unun “geçerli” olduğunu belirterek, kurultayın toplanamayacağını ilan etti.

Bu sonuca muhalifler itiraz etti. Ama itiraz sadece muhaliflerle sınırlı kalmadı; AKP Sözcüsü Mahir Ünal da CHP’nin olağanüstü kurultay kararı almamasını “antidemokratik”, “CHP’nin parti içi demokrasi olmayan bir parti” olduğu şeklinde eleştirerek muhaliflere destek vermeye devam etti. Ünal, İYİ Partiden istifa edenlere de destek vermeyi ihmal etmedi.

CHP’de yönetimin “Kurultay yok!” kararı karşısında muhalefet çeşitli seçenekleri gündeme getirmeyi tartışıyor.

“Muhalefetin seçenekleri”nden birisinin, sorunu yargıya götürerek olağanüstü kurultay kararını mahkemeden çıkarmak olduğu anlaşılıyor. İnce ya da önde gelen “çağrıcılar”, “Biz partimizi mahkemeye götürmeyiz” demelerine karşın, aynı kişiler, “Eğer delege arkadaşlarımız kendi imzalarını savunmak için mahkemeye giderse bir şey diyemeyiz” diyerek aslında mahkeme seçeneğini de kullanabileceklerini belirtmektedirler. Ki, bu girişimin sonucunun “CHP’ye kayyım atanması”na kadar varabileceğini söylemek ne kehanettir ne de olanaksız!

Muhalefetin diğer bir seçeneğinin ise delegelerin beşte birinin isteği ile toplanabilecek bir “seçimsiz tüzük kurultayı” toplama girişimidir. Muhalefet böyle bir tüzük kurultayı ile CHP tüzüğünün 48. maddesini değiştirerek olağanüstü seçimli kurultay için yeterli delege sayısını “beşte bir”e çekmeyi amaçlamaktadır. Ki bu, 2019 martı sonunda yapılacak yerel seçime kadar CHP’nin kendi içiyle uğraşması anlamına gelmektedir. Bu da AKP’ye bir “yerel seçim zaferi” için yeteri kadar imkan sunulması demektir.

CHP’deki gelişmelere daha geniş bir profilden bakıldığında, bu gelişmelerin MHP’nin adım adım bölünerek AKP’ye mahkum bir parti haline getirilmesine çok benzediği görülmektedir.

Buradaki fark, MHP’de Akşener ve ekibi olağanüstü kurultay zorlamasına girişince, MHP yönetimine destek veren Erdoğan ve AKP, mahkemeleri kullanarak MHP’nin kurultaya gitmesini önlemişti. Böylece, Bahçeli’nin MHP’nin başında kalması sağlanırken, Akşener ve ekibinin MHP’den kopması da teşvik edilmişti. Bu aynı zamanda Bahçeli ve partisinin AKP desteği olmadan ayakta kalamayacak bir pozisyona gelmesiydi. Ki sonraki dönemde MHP’nin AKP’nin desteğini kaybetmemek için her mihnete katlandığına tanık olduk.

www.evrensel.net