Altı medeniyetler beşiği, üstü nefret söylemi


08 Ağustos 2018 03:20

Ülkenin ağır gündemine bu kez, Ertuğrul Özkök gibi bir tatil yazısı kıvamında girmeyi deneyeceğim.

Yaklaşık 7-8 yıldır üç arkadaş tatil zamanı Türkiye’deki kazı yerlerini dolaşıyoruz. Bazı önemli kazıları birkaç kez dolaştığımız da oldu. Kimilerinin kazı başkanlarıyla söyleşiler de yapmıştım. Bu deneyim sırasında, kazının aslında biraz da insanın kendi içine doğru da bir kazı olduğunu, ufkunu müthiş genişlettiğini fark ettim.

Son üç gündür de, bazıları geçtiğimiz yıllarda da gezmiş olduğumuz, ağırlıklı Hitit Uygarlığı’na odaklanan bir gezi yaptık.

Kırşehir’deki Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi, Çorum’da Hattuşa ve Yazılıkaya, Yozgat Sarıkaya’daki Roma Hamamı, Sorgun’da Alişar Höyük, Çorum’daki Alacahöyük ve yine Çorum’daki Eskiyapar Höyük.

Türkiye’de Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğine ek olarak, çeşitli uluslararası kurumların da desteğiyle ve yabancı arkeologların katılımıyla uzun yıllardır arkeoloji alanında önemli çalışmalar yapılıyor. Bunlar basına bazen ilgi çekeceği düşünülen unsurlarla bir ucundan yansıyor. Daha derinlikli yazılar ise bilimsel makaleler olarak akademik platformlarda gündem oluyor ve bazen de gözlem yazıları ile gezi dergilerine yansıyor.

3 gün boyunca Hitit Uygarlığının insanlık tarihi açısından önemli özelliklerine tanıklık ederken, insan ister istemez günümüz ile de kıyaslıyor.

Örneğin Alacahöyük ve Eskiyapar Höyük bu coğrafyada binlerce yıl önce buğday üretimi başta olmak üzere tarım ve hayvancılık yapıldığını, ürünlerin korunması için silolar oluşturulduğunu ortaya koyuyor. Bu kazıların etraflarındaki bölgelerde hâlâ tarım ve hayvancılık temel geçim kaynağı durumunda. Ancak, Türkiye şu anda tarım açısından da, hayvancılık bakımından da dışa bağımlı bir ülke durumunda.

Anadolu’daki uygarlıkları içinde özel önem verilen ve figürleri başkent açısından sembol olarak kullanılan Hititlere dair şöyle bir nota sıkça rastlanır: “Kral ve kraliyet ailesinden seçilen kişilerin yönettiği ülke, esasen tarihte ilk meclis olma özelliğini de taşıyan ve ‘Pankuş (İmparatorluk Meclisi)’ adı verilen meclise hem kararları oylama hem de Kral’ı denetleme hakkı vermiştir. Ülkenin mutlak hâkimi olan Kral’ı dahi denetleme yetkisi verilen bu meclis, ortaya çıkan ülke sorunlarında da fikirlerini sunardı. Pankuş meclisinde yönetim ile ilgili alınan kararlar üyelerin oy birliğine sunulurdu.”

Kuşkusuz bu bilgiler gerçek anlamda bir toplumsal katılımla sağlanan bir doğrudan demokrasiyi yansıtmıyor. Ancak yine de, insan bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın denetlenmesinin fiilen neredeyse imkansız hale getirilmiş olmasıyla kıyaslamadan edemiyor. Binlerce yıl sonra geldiğimiz noktaya bakar mısınız?

İnce bir işçiliğin sonucu olan çeşitli figürler, resimler, heykeller, vazolar, dönemin mimarisine dair fikir veren unsurlarıyla Türkiye’de kazı yapılan birçok höyük, bu toprakların binlerce yıllık kültürel mirasına önemli katkılar sunuyor. Bu topraklarda insanlığın binlerce yıllık ayak izleri ve el hünerleriyle ortaya koyduklarından öğrenilecek çok şey var.

Tam bunları düşünürken, cep telefonumda bir haber görüyorum: ‘Erdoğan: HDP’yi destekleyenler hesap verecek.’ İnsan, ‘Altı medeniyetler beşiği, üstü nefret söylemi’ diye düşünmeden edemiyor.

Bu bakış açısıyla, kültür ve tarihle kurulan ilişki de, geçmişi, iktidarın gündelik hedeflerine uygun bir ‘malzemeye’ dönüştürmekten öteye gidemiyor.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni sistemin ilk kabinesinin 100 günlük eylem planını açıklarken, Kültür ve Turizm Bakanlığı kapsamında hayata geçirilecek projeler kapsamında anılan bir madde de şuydu: “İnsanlık tarihini değiştiren, bilinen en eski ibadet yeri ‘Şanlıurfa Göbeklitepe’ ören yerinin ziyarete açılması.”

Erdoğan ve AKP iktidarı, Göbeklitepe ile dini merkez ve tapınak olma özellikleri ile ilgileniyor, ancak muhtemelen bu kazının ortaya koyduğu seküler izlerle pek ilgilenmiyor. Örneğin burada yapılan kazılarda, şu ana kadar en büyüğü 160 litrelik kapasiteye sahip kireç taşına oyulmuş, altı bira varili bulundu. Kazı sonucu ortaya çıkarılan dikili taşların (Stel) üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında da fikir veriyor. Tüm bunları, dini merkez, bira üretimi ve sanatın bir arada olabildiği bir gerçeklik olarak okuduğunuzda yine günümüzün hakim siyasal kültürü ile kıyaslamadan edemiyorsunuz.

Bir başka örnek. Tarihteki ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması’nın, MÖ 1280’de, Mısırlılar ve Hititliler arasında imzalandığı söylenir. Daha sonra aksini iddia edenler de olmuştur, ancak yine de bu, yazılı bir barış antlaşması olarak Kadeş’in önemini ortadan kaldırmıyor. Binlerce yıl sonra ise Türkiye, diplomaside ‘takas’ gündemi ile sarsılıyor.

Herhalde Hititler şimdi mezarlarında ters dönmüştür.

www.evrensel.net