Edebiyat Müzesi’nde arkadaş ziyareti


05 Ağustos 2018 04:05

Nehir, sesini veriyor köyün sesine. Uysal gibi ama, hırçın akacağı zamanı bekliyor. Bir köy, uzakta, sessiz, olması gerektiği gibi; okul, otobüs durakları, kahveler, gelip geçen araçlara bakan yaşlı insanlar. Selamlaşmalar, göz göze gelmeler ve mahcup yüzler… Sonra muhterem esnafı, saklıda yaşlanmaya bırakılmış kocaman ahşap şarap fıçıları, kimbilir hangi sessizliğe ve özleme gitmiş metruk evlerin eski sahipleri. Kimbilir kimin rüyasında konaklıyor, şimdiki zamanın evinde göğe bakan çocukların anne babaları. Neyse, gitmek başka gönderilmek başka. Gönderilenin malına mülküne çökmek bir ata sporu bizde.

Bir müze, edebiyat müzesi. Dışarıdan bakınca da çok fiyakalı değil, kendi halinde bir tabela asılmış çınar ağacının gölgesinde kalan duvara. Orada, olması gerektiğinin ötesinde olma fikri yok. Köye dair, köylüye dair, köyden bir ev gibi. İki katlı, içine dönük…

Tarih nereye gömülüdür ki, bir halk ayaklanmasının kalbine mi, Ece Ayhan’ın orta ikiden terk çocuklarının günlüklerine mi? Burası da biraz düşünmeye değer doğrusu.

Kapıdan girer girmez, hani müzeden, Nilüfer’deki Misi köyünde kurulmuş olan Edebiyat Müzesi’nden bahsediyorum. İpek ve arkeoloji müzesinin yanı sıra Bursa’da bir de bıçak müzesi varmış. Tarih, saklamak ve göstermek için ne güzel bir gerekçe. Geçmişte yaşamanın eskimeyen sözcükleri sanki müzeler. Bazen arkadaşınızla, bazen kendinizle karşılaştığınız mekânlar. Girer girmez Nâzım Hikmet’in karşılaması bundan dolayı normal gibi geliyor insana. Olması gereken buymuş, bir edebiyat müzesine girdiğinde ev sahibinin Nâzım olması gerekiyormuş zaten. El yazıları şairin, Sofya baskısı kitapları, imzası, kalabalığı ve yalnızlığı; her şey orada. Sadece bu değil tabi, Bursa hapishanesinde kaldığı dönemin rotası var bir duvarda. Nereden nereye geçmiş zaman. Kaplıcalar, görüş günleri, Ahmet Vefik Paşa Hastanesi, ipek işçiliği… Bahis uzun, rota daha bir uzun; Nâzım’ın izini sürmek ya da peşinden gitmek isteyenler için koca bir duvar ayrılmış. Nöbeti Nâzım tutuyor şimdilik, Varlık dergisi, İlhan Berk devir alacak zamanı geldiğinde o duvarı Nâzım’dan. Sonra Dağlarca, sonra hayatta olmayan Bursalı şairler konaklayacak o duvarda. Onların rotasında yürüyeceğiz bir zaman.

Hemen karşı duvarda Orhan Kemal. Bir duvarın ardında başlayan dostlukları şimdi bir müzenin karşılıklı iki duvarında devam ediyor. Göz göze gelip zamanı sorguluyor iki çınar. Geçmişin izlerinden, kelepçeli zamanlarda biriken tozdan bahsediyorlar. İkisinin arasındaki masaya oturup sözcükleri yorası geliyor insanın. Müzenin anı defterini yazarken Nâzım karşıdan, Orhan Kemal arkadan bakıyor insana. Gözlüğü, sigarası, kibriti, kalemi, ceketi, gömleği. Oturmuş mermer bir masanın başına, önündeki kâğıtlara bir şeyler yazıyor Orhan Kemal; “Gerçek olan öğrenmektir” diyor.

Müze daha çok kente ait bir sözcük sanki. Kentte olması gereken bir mekân. Sabahın erken saatlerinde gidip önünde kuyruk olacağınız ve içeri alındığınızda minnet duymanız gereken bir yer, evet. Biletler, jetonlar, müze kartları, turnikeler, koruma görevlileri… Sonra bir karmaşa, neye bakacağınızı, aklınızda neyi tutacağınızı düşünüp durduğunuz kültür turu. Sonrası belirgin bir yorgunluk ve kentin kalabalığı.

İçeri giriş ücretli değilse de Yıldız Sarayı’nın Arabacılar Dairesi’ne girmek kolay sayılmazdı. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Edebiyat Müzesi ve Belgeliği yıllarca Beşiktaş’ta ağırladı konuklarını. Sonra orası Cumhurbaşkanlığı Külliyesi olunca, depo yapılmak üzere ve ısrarla boşaltıldı müze. Onca obje, orijinal eser, el yazısı, kutularda sergilenmeyi bekliyor nicedir. Müzeden depoya evrilen Arabacılar Dairesi ayrıca bir yeni Türkiye gerçeği olarak karşımızda duruyor. Bir zamandır Gülhane Parkı’nın içinde Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi de var elbette. Kültür Bakanlığı bu müzeye ayrıca önem veriyor. Ne zaman gitsem ders çalışan öğrencilerin sessizliğini bozuyorum sanki.Türkiye Yazarlar Sendikası’nın edebiyat müzesine dair en ufak bir fikri ya da girişimi yok aynı bakanlığın.

Fotoğraf Müzesi, Çocuk Kitapları Kütüphanesi ve Sanat Evi var oysaki bu Misi köyünde. Ressamlar gelip konaklıyor ve çalışıyorlar bu sanat evinde. Bir de yazar evi açılacak yakında; aynı şey yazarlar için de geçerli olacak. Edebiyat Müzesi ayrı bir heyecan tabi. Ne bilet, ne turnike, ne kuyruk. Civar okullardan öğrencilerin cıvıltıyla, köy ahalisinin merak ve soruyla gezdiği bir mekân. Geleni gideni bir izdiham yaratmıyor evet ama konukları yalnız bırakmıyor müzeyi.

Küratör Ayşegül Özmen müzeyi tasarlarken ne düşündü bilmiyorum ama sükunetle dolaşabilmek, bir edebiyat müzesi için ayrıcalık olsa gerek.

Karmaşık da değil üstelik. Abartılı değil. Yeteri kadar obje var. Nereye bakacağınızı şaşırmıyorsunuz; aksine, iletişim kurduğunuz her obje, o yazar ya da şair hakkında yeteri kadar bilgi veriyor zaten. Latife Tekin’den bir kitap ve her tarafı çizilmiş bir sayfa, onun yazma serüveni hakkında fikir sahibi olmanıza yetiyor örneğin. Bir yol haritası veriyor; gözüne sokmak yerine ziyaretçinin hayal dünyasına bırakıyor gerisini. Bir sakinlik karşılıyor müzede insanı.

Üst kata çıkarken yine Nâzım eşlik ediyor size. Orada nice yazarın ve şairin özel eşyaları, kitapları, kalemleri, el yazıları yer alıyor.

Neredeyse her bölmede bir kalem ve gözlük olması ilginç; ama edebiyat biraz da kalem ve gözlük değil midir? Yazmak biraz da kalem ve gözlükle hani? Daktiloları unutmamak lazım. Muhtemel ki, hayır kendimden biliyorum, yazan birçok insan evinin başköşesinde tuttuğu ve bir dönem almak için heyecanla para biriktirdiği daktilosunu müzeye armağan etti. Yazının bir serüveni daktiloda devam ediyor böylece, şimdi müzelik olsa da onunla yazmanın keyfi ve ayrıcalığı gelip göz pınarlarına konuyor insanın. Yadigâr. Melih Cevdet Anday, Fethi Naci’ye yazdığı 19 Ocak 1960 tarihli mektuba “Mürekkepli kalemim bozulduğu için mektubu daktilo ile yazıyorum. Resmiliğini yadırgamayın.” cümleleriyle başlamış. Bir dönemin resmi yazışmaları ve dava tutanaklarının vazgeçilmez yazı gereci değil miydi daktilo? Şimdi müzede. Hatta Eskişehir’de, Odunpazarı’nda bir daktilo müzesinin olduğu bilgisini de paylaşalım buradan. Meraklısına…

Sennur Sezer’le göz göze gelmek için ne güzel bir gerekçe. Bir şiiri nasıl çalışmış elyazısıyla Sennur. Nelerin altını çizmiş, nelerin üstünü karalamış, dize uyumunu nasıl kurmuş, yazarken hangi kalemi kullanmış, nasıl bir kâğıda, nasıl bir yazıyla yazmış, bunları görmek mümkün.

Az ileride Yaşar Kemal. O meşhur şapkası asılı, fotoğrafının hemen yanında. İnce Memed, Sarı Sıcak ve Orta Direk’in ilk baskıları. Ustanın el yazısıyla notları, öyle okunaklı ve yerli yerinde. Sonra tabi kurşun kalemler. Uzanıp birini alası geliyor insanın; ondan bir armağan saklamak dürtüsüne cam blok izin vermiyor elbette.

Ülkü Tamer’in o meşhur çakmağı, el yazısıyla pırıl pırıl “Getir Bana” şiiri ve Virgülün Başından Geçenler ile İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür kitaplarının ilk baskıları size gülümsüyor.

Biraz ilerliyorsunuz ve işte Didem Madak. Kareli bir kâğıda mavi tükenmez kalemle yazmış. Neler yazmış, bakmak lazım yakından. Bir ödül plaketi, İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü. Bir de pasaport Didem’den müzeye kalan. Bu sadelik Didem için de anlaşılabilir.

10 Mart 1977’de Cemal Süreya almış kalemi eline Fethi Naci’ye bir mektup yazmış. Türkiye Yazıları’ndan bahsediyor mektubunda, antetli kâğıda yazmış, hem de dergiyi yönettiğini, bir iki sayı sonra Fethi Naci’nin de dergiyi seveceğini vurguluyor ve birlikte çalıştığı arkadaşlarını sıralıyor alt satırlarda: Ahmet Say, Ragıp Gelencik, Vecihi Timuroğlu… Eh bir de kızağa almışlar şairi iş yerinde, arada bir uğruyor, oturup kalkacak bir masası bile yok. 800 mektup var müzenin arşivinde, bir kısmı sırasını bekliyor.

Bunlardan öğreniyoruz, edebiyat tarihimizin gizli çekmecesi mektuplar. Kişilerin saklısında durmasının ne anlamı var? Mezatta hırpalanarak alınıp satılacağına bir müzede olması ne kadar anlaşılır. Yazan kişi ile kamu arasındaki bağ neden kesilsin ki?

Yandaki odada Nadir Eserler sergileniyor. Bunları sıralamayacağım ama nice nice kitabın, başyapıt olarak hayatımızda vazgeçilmez yerlerini bugün de koruyan nice şiir kitabı, nice öykü kitabı, nice romanın ilk baskıları sergileniyor bu bölümde. İnsan geçmiş zamanla iletişim kurdukça, gelecek zamanın yüzü daha bir güleç geliyor.

Bir tarafta Nâzım’ın Bursa’ya getirilişi dahil, ona ait haberlerin yayınlandığı yerel gazetelerin seçilmiş birinci sayfaları döneme dair ayrıntıları sunuyor bize.

Sonra işte el yazısı şiirler. Telaşlı. Düzenli. Sağa ya da sola yatık. Cetvelle çizilmiş gibi. Tükenmez kalemle, dolma kalemle yazılmışlar. Beyaz kâğıda ya da kareli kâğıda yazılmışlar. Kimisi daktilo ile yazıp altına imza atmış. küçük İskender “tesadüfen ölme sen” şiirini beyaz kâğıda mavi pilot kalemle yazmış. “belli mi olur/ yağmur perdeleri çeker/ ışıkları söndürür hüzün/ bakarsın, ilk kez sevişiriz bile” dizeleriyle bitirmiş.

Ahmet Erhan’ın bende olan bir kurşun kalemini armağan ettim müzeye. Kalem dediysem, açılmaktan ve yazılmaktan yaklaşık 5 cm kalmış zaten. Bazı kitapların ilk baskılarını, bazı yazı gereçlerimi ve kişisel eşyalarımı.

Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dökümantasyon Merkezi ile çalışıyor müze. 40 bin civarında tarama yapılmış, 2 bin civarında da taranmayı bekleyen belge var. Ayrıca iyi tarafı şu ki, hareketli bir müze burası. Olduğu gibi kalmayacak, yılda bir yeniden düzenlenip içindeki belgeler değiştirilecek.

Müzeden dışarı çıkıp çınarın altındaki gölgelikte dinlenirken, arkadaşlarımla uzun uzun sohbet etmişim gibi gelmişti bana. Onları orada bırakıp giderken de gözüm arkada kalmadı ne güzel…

www.evrensel.net