110 yıl sonra yeniden: Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!


25 Temmuz 2018 04:15

24 Temmuz, 1908’de 2. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte ‘sansürün kaldırılışı’ ve ‘Basın Bayramı’ olarak ilan edilmiş olsa da, işin aslı, sansür öncesinde olduğu gibi 110 yıldır da üzerimizde oturuyor.

Türkiye’de epey bir süre, öldürülen gazetecilerin tarihi 6 Nisan 1909’da Hasan Fehmi Bey’in öldürülmesi ile başlatılır ve Ermeni gazetecilerin, pek çok başka Ermeni aydın ile birlikte katledildiği 1915 atlanılarak devam edilirdi. Ermeni gazetecilerin, Türkiye’de öldürülen gazeteciler listesi içinde anılması, istisnalar dışında, 19 Ocak 2007 tarihinde Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in gazetesinin önünde öldürülmesinden sonra oldu. Cumhuriyetin ilanı ve sonrası da biz gazeteciler için bir özgürlükler dönemi olmadı. Cumhuriyetin ilk inşa sürecine denk gelen 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu, Türkiye basını açısından ağır bir sansür dönemiydi.

Nâzım Hikmet ve Sabiha Sertel’in anılarında, yine birçok başka kaynakta o dönemin nefes kesen baskı ve sansür uygulamalarını okuyoruz.

Türk dış politikasında tarafsızlık politikası dönemi olarak anlatılan 2. Dünya Savaşı yılları da Türkiye basın tarihi açısından koyu bir sansür dönemidir. Nazi Almanyası ile girilen ilişkilerin sonucu olarak ciddi bir sansür süreci uygulanır.

İktidarın Hitler Almanyası ile dostluk üzerine kurulu olan ve bir ‘denge politikası’ demagojisi ile meşrulaştırılmaya çalışılan o yılları, yaşadıkları o dönemde eleştirenler bundan nasibi aldılar. Örneğin bu dış politikayı eleştiren yazıların çıktığı Tan gazetesi kapatılırken, Tan Matbaası da basılır ve Zekeriya Sertel ile Sabiha Sertel tutuklanır.

Zekeriya Sertel’in ‘Hatırladıklarım’ adıyla Can Yayınları tarafından yeniden basılan kitabı, yine eşi ve çalışma arkadaşı Sabiha Sertel’in aynı yayınevinden ‘Roman Gibi’ adıyla yayınlanan anıları bu açıdan öğretici birer tarih belgesi niteliğinde.

Anılarının bir yerinde şöyle diyor Sabiha Sertel: “Tan gazetesi 1941 senesinin başlarında, herhangi bir sebeple geçici olarak kapatılmıştı. Ahmet Emin Yalman, devlet adamlarıyla görüşmek, Tan’ın açılmasını sağlamak emeliyle Ankara’ya gitmişti. Bir akşam gece yarısından sonra, yataklarımızda uyurken telefon çaldı. Ahmet Emin Ankara’dan telefon ediyordu. Zekeriya’yla uzun uzun konuştular. Ahmet Emin, Tan gazetesinin açılmasını sağladığını, ancak bunun bir şarta bağlı olduğunu söylüyordu. Şart da şu: Sabiha Hanım, Tan’a yazı yazmayacak.

Gazetenin açılmasını sağlamak için Zekeriya bu şartı hemen kabul etti. Şükrü Kaya’nın bana karşı olan düşüncelerini biliyordum. Fakat beni yazı yazmaktan men etmek için hangi sebeplere dayanıyordu? Ahmet Emin Ankara’dan döndü. Odamda çalışıyordum. Yanıma geldi: Sizin için Şükrü Kaya ile uzun boylu tartıştım. Fakat o, dış politika yazılarının ağır bir üslupla yazıldığını söylüyor. Faşizme, Almanya’ya çatmanız hoşlarına gitmiyor. ‘Biz Almanya ile bir anlaşma yaptık. Bu sırada Almanya’ya çatmak doğru olmaz. Biz İngiltere ile müttefikiz. Sabiha Hanım İngilizlerin emperyalist politikasını sert bir dille tenkit ediyor. Sovyet emperyalizmini savunuyor.’ diyor. ‘Biz de, Tan’ı kurtarmak için sizi feda ettik’, dedi.” Sabiha Sertel de bunun üzerine, “İyi yapmışsınız”, “Şüphe yok ki, Tan’ın mutlaka çıkması lazım” der.* Trajediye bakar mısınız?

O yıllarda Türkiye’de Hitler ile iş birliğine karşı çıkan basın organları her türlü baskıyı yaşarken, bu politikayı destekleyenler ödüllendirildi, maddi olarak da ihya edildi. Bu dönemde de, medya alanında tam bir hakimiyet sağlamak için iktidara yakın patronlara, belli bir medya grubunu satın almak için devlet tarafından kredi sağlanmasından, uygun ortam yaratılmasına kadar her şey yapılıyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütüne göre, basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 157’nci sırada bulunan Türkiye, son iki yıldır dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi. Aylardır tek kişilik hücrede tutulan, cezaevinde ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşan, ağırlaştırılmış hapse mahkum edilmiş olarak cezaevinde tutulan, henüz iddianamesi hazırlanmamış olan meslektaşlarımız var.

Ve işsizliğin en yüksek iş kolu olduğu basın sektöründe işsizlik oranı yüzde 30 dolayında. Bu dönemde işsiz bırakmanın birçok gazeteci açısından bir sansür biçimi olarak işletildiğini de unutmayalım.

Dün sistemli gazeteci cinayetlerine tanıklık ediyorduk, bugün de gazetecilik öldürülmek isteniyor.

Tam da bu nedenle 110 yıl sonra biz yine adliye önlerinde, sokaklarda meslektaşlarımız için, mesleğimiz için, halkın haber alma hakkı için haykırıyoruz, haykırmak zorundayız: Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!

* Sabiha Sertel, Roman Gibi, Can Yayınları, 2015, s.208-209

www.evrensel.net