NSU Davası: Son söz daha söylenmedi


13 Temmuz 2018 04:22

Zaman makinesini geriye sarıp NSU davasının başladığı 6 Mayıs 2013’e gittiğimizde, Münih Eyalet Yüksek Mahkemesinin verdiği kararın, önce kurban yakınları ve müdahil avukatlar sonra da demokratik kamuoyu için tam anlamıyla bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığını görüyoruz.

Beş yıl önce de dünyanın gözü Nymphenburger Caddesi üzerindeki mahkemedeydi. Sabah erken saatlerde kurulan kameralardan dünyaya ırkçı terör örgütünün işlediği cinayetlerin hesabının bu mahkeme tarafından sorulacağı anlatılıyordu. O zaman mikrofon tuttuğumuz Kubaşık, Yozgat ve Şimşek ailelerinin fertleri Alman yargısına sonuna kadar güvendiklerini ve adaletin mutlaka tecelli edeceğine inandıklarını söylüyorlardı. Bu nedenle dava onlar için acılı günlerin hesabının sorulacağı, yanıtsız soruların cevap bulacağı yerdi.

Beş yıl boyunca bu umutla duruşmalara katıldılar. Mahkeme salonunda yakınlarının nasıl katledildiği ayrıntılı anlatıldığında, onlar her şeyi yeniden, derin bir acıyla yaşıyordu. Biriktirdikleri öfkelerini söz sırası kendilerine geldiğinde, terör örgütü üyelerinin, olay yerindeki istihbarat elemanının, kendilerine kötü davranan emniyet görevlilerinin yüzüne haykırdılar. Öfkelerini haykırdıklarında acılarının dindiğini fark ettiler.

Davayı mahkeme salonunda izleme şansı bulan gazeteciler olarak öfkeli haykırılışlarına, adalet arayışlarına tanıklık ettik. Acılarını yüreğimizde hissettik.

Davanın kararı açıklanmadan bir gün önce görüştüğümüz Mehmet Kubaşık’ın eşi Elif Kubaşık, beklentisi ilk günkü gibi olmasa da, sanıkların en iyi cezayı alacağından emindi. Her ne kadar eşini öldürenlere yardımcı olanlar ortaya çıkarılmamış, istihbaratın rolü sorgulanmamışsa da tek tesellisi yüksek cezadaydı.

Ama o da olmadı.

Mahkeme Başkanı Manfred Götzl’in, saat 09.45’te salona girip herkesi ayağa kaldırıp okumaya başladığı karar, kurban yakınlarının yüreklerinde depreme yol açtı. Başsanık Beate Zschaepe’ye beklendiği gibi ömür boyu hapis verilirken, cinayetlerin işlenmesinde rolü olanlar savcılığın istediğinin çok altında cezaya çarptırıldı. Buna “ceza” denilirse...

10 insanı öldürenlere her türlü desteği vermenin cezası sadece 2 yıl 6 ay. Silahı bulup 10 insanın kafasına tetiği çektirmenin cezası sadece 10 yıl. Plan yapıp 10 insanı öldürmenin cezası 15 yıl (ömür boyu hapis süresi). Bu cezaların Neonazi örgütleri cesaretlendirdiği açık. Asıl cezalandırılanlar yine kurban yakınları oldu. Beş yıl önce her fırsatta Alman adaletine sonuna kadar güvendiklerini, adaletin mutlaka tecelli edeceğini söyleyen kurban yakınlarının umutları söndü. Kubaşık ailesinin üyeleri öfkelerini içlerine atarak basına konuşma gereği dahi duymadı. Öfkeli baba İsmail Yozgat, öfkesini gizlemeden “Alman adaletine güvenim kalmadı” diye haykırdı. İlk kurban Enver Şimsek’in çocukları babalarının ikinci kez öldürüldüğünü ve adalete güvenlerinin yok olduğunu anlattılar.

Acılı ailelerin Alman adaletine güveninin dibe vurmasının haklı gerekçeleri var. Bunların başında elbette başta Başbakan Angela Merkel olmak üzere, siyasilerin vermiş olduğu sözlerdir. Federal Parlamento ve eyalet parlamentolarında kurulan bütün araştırma komisyonlarının raporlarında istihbarat örgütü ve güvenlik birimlerinin ihmalkarlığından söz edilmesine rağmen, mahkemenin kararında bir kez dahi olsa istihbarat örgütünün rolü ve ihmalinden söz etmemesi, üzerinden öyle kolay geçilebilecek bir durum değildir.

Bu nedenle mahkeme cinayetlerin işlenmesinde rolü olanlara düşük ceza vermekle kalmamış aynı zamanda cinayetlerle istihbarat örgütü arasındaki bağı da koparmıştır. Bu açıdan Federal Savcılığın belirlediği kırmızı çizgilerin dışına çıkmamıştır.

Denilebilir ki, Almanya yaptığı törenlerle, diktiği anıtlarla, dilediği özürlerle, ödediği tazminatlarla siyaseten sorumluluğunu üstlendi. Ancak yüksek ceza, istihbarat örgütlerinde sorumluluğu olanların açığa çıkarılma ve hesap sorma, cinayetler sırasında yerelde kimlerin yardımcı olduğunu tespit etme vb. konularda hiç bir adım atılmadı. Bu türden cinayetlerde siyasi sorumluluğun tek başına işe yaramadığını bir kez daha görmüş oldu.

Almanya tarihinin en büyük davasında yargı süreci büyük bir olasılıkla bu şekilde noktalanacak. Ancak bu davanın burada kalmayacağı, toplumda derin izler bırakacağı görülüyor. Kurban ailelerinin haykırışı aynı zamanda Almanya’da yaşayan bütün Türkiye kökenlilerin haykırışıdır. Almanya artık Türkiye kökenliler için yargıya, güvenlik birimlerine ve siyasetçilere güven duyulmayan bir ülkedir. Güven duyulanlar ise, tıpkı dava gününde olduğu gibi her fırsatta Neonazilere karşı ayağa kalkan Alman antifaşistleri, demokratları ve ilericileridir. Karardan sonra kurban ailelerinin en önde yürüdüğü ve binlerce insanın katıldığı gösteri, Almanya’daki Türkiye kökenlilerin bundan sonra ne yapması gerektiğini de gösteriyor. Neonazilere, ırkçılara, faşistlere karşı sokakta birleşilmediği, hesap sorulmadığı sürece adaletin kendiliğinden gelmeyeceği görüldü.

Bu nedenle faşizme ve ırkçılığa karşı son sözü sokakta omuz omuza verilen mücadele söyleyecek.

www.evrensel.net