1 resmî 301 sivil eder mi?


08 Temmuz 2018 03:25

Panik ve şiddetle bu işin üstünün örtülmesi gerekiyordu ve bunun için kaybedecek zaman yoktu kuşkusuz. Gezi’nin üstünden bir yıl geçmemişti ve sokaklarda TOMA’lar çalışır durumda bekliyordu hâlâ. Soma A.Ş. onlarca yıllığına ve rödovans sistemiyle kiraladığı maden ocağını denetim ve kontrollerden nihayetinde uzak kılarak durmaksızın kazdırıyordu yerin altını. Ne iş güveniği, ne önlem, ne gaz maskeleri... Ne olursa olsun kesintisiz çıkarılmalıydı kömür. Alıcı devletti.

Olası her ayrıntı ve olasılık dışı durum için vaat ve hamaset çizelgeleri de hazırdı elbette.

Resmî rakamlar diyor ki, resmî rakam ne ya? Mesela 3 resmî de 4 sivil mi? Neyse işte anlamakla kalmayıp tersinden soru sorunca çetrefilleşiyor. Ne diyordu resmî makamlar? 301 madenci yaşamını yitirdi. 13 Mayıs 2014’te, Soma’da. Resmî rakamlar ve resmî gazete ilamı gibi gazete manşetleri de bunu yazdı. Biz uzaktan bakıp yanmanın dumanında boğulmamak için çabalayanlar da kahır mı soluduk, öfke mi yutkunduk belli değil.

Bu işin fıtratında ne olduğunu söyleme olanağını bize verseler, hani fıtrat hakkında bir şey söylemek mümkün olsa söyleyecek iki cümlemiz olurdu. Herkesin olurdu, insan fıtratı üzerine cümle kuramaz mı? Bizim cinsimiz cibilliyetimiz buna bir anlam veremez mi? Yoksa zaten bizim yerimize konuşması ve anlam vermesi gerekenler bu konu hakkında da gerekeni söyledikleri için üstüne cümle kurmamız caiz değil mi? Bir yangın çıkmıştı madende ve buna rağmen çalışmaya devam edildiği iddiası vardı. Resmî makamlara göre 301 madencinin ölümü yanı sıra 486 madenci de yaralanmıştı. Yeraltında, madende, yangında...

Yaşamak için yerin altına inip kömürün karasıyla eve dönmenin bedeli olur bazen yangın. Bütün madenciler bunu kendine uyarlayabilir. Orhan Veli’den bu dizeleri ödünç alabilir elbette.

“Siyah akar Zonguldak’ın deresi/ Yüz karası değil kömür karası/ Böyle kazanılır ekmek parası”

Yangın sözcüğü için “Zarara yol açan büyük ateş” demiş Türk Dil Kurumu. Onca alevden sonra gözden geçirip revize etme gereği duymadıklarına göre, büyük ateşin zarara yol açtığı kesinliğini devlet ve tabiat dersinden öğrenmiş durumdayız. TDK ise bunu perçinlemek için anlam katabilir ancak olan bitene.

“Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu!” böyle demişti Ahmed Arif. Gadasına belasına yandığımız bu dünyada yangına “tuzak” anlamını yakıştırmıştı. Hayata karşı bir dürüstlüğü ve mertliği olmayan insandan yangın zamanında ve yangın yerinde ne beklenirdi ki? Bundan olsa gerek “Uy Havar!” koymuştu şiirin adını. Selim Temo uzun uzun yazmıştı bu şiirin çocukluğu ve ilk gençliğine dair. Ama biz yangında kurtarılamayanlar için ilk dizelerini ödünç alalım.

“Yangınlar,/ Kahpe fakları,/ Korku çığlıkları/ Ve irin sesleri, aç yırtıcılar,/ Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.” Gücünü ve hışımını yangınla saklayan bir devletin çocuklarıyız. Tarihimiz yangınlar tarihi. Ecdadına filmler ve diziler boyu sahip çıkanların tulumbacıları düşündükleri kuşkulu. Tulumbacıların yangına nasıl koştuğu akla gelecek gibi değil, oradan bir ecdat yadigarı çıkmaz zaten. Yangının bir tuzak olarak elde tutulması gerekliliği tulumbacıların raconuna ters bir kere. Hey gidi Çiroz Ali, tulumbacıları bugünleri görse verem olmayı bekleyecek kadar zaman bulamazdı...

O madende yangına ve ihmale maruz kalıp öldükleri için öfke uyandırdı bu madenciler aynı zamanda. Onların ölmesi değildi mesele, iktidarın ve sermayenin mağdur olmasıydı. Sevinci meydanlarda alkışlatan ve yuhalatan iktidar, Soma’da insanlara acısını nasıl yaşaması gerektiğini anlatıyordu artık, işin fıtratında bu da vardı. Şehit ilan edilmeleri nasıl açıklanabilir ki? İşte o öfkenin şiddetiyle tekmeledi yerdeki madenciyi müşavir Yusuf Yerkel. Yüzündeki hınçtan belliydi yerdeki madenciyi suçladığı. Onlar yerin altında ölmese, günlük güneşlik hayat devam edip gidecekti, öldükleri için suçlanması gereken insanlardı onlar ve öç alınması gerekirdi. İşte Yusuf Yerkel’in tekmesinde bu gerçeğin şiddeti vardı. Ambulansa binerken çamurlu çizmelerini çıkarıp çıkarmayacağını soran madencinin naifliği ayrı mesele. Ama bütün görüntü o tekmeyi atan müşavirin yüzündeki öfkede gizliydi.

Ecdadının adını meydanlarda haykıran herkesin bildiğine kuşku yok, düşene tekme atılmaz. O tekmeyi atanlar nihayetinde ve resmî belgelerle iş göremez raporu aldıklarında bunu kimsenin önemsemediği de ortadaydı artık. Yıllar sonra gelen özrünü de kimse ciddiye almadı zaten.

Üç günlük ilan edilen yas da kimsenin aklında değil. Yas mevsimler boyu sürer. Soma’da hangi evde yas bitmiş olabilir ki? O çocukların yasla büyümediğini, o kadınların yasla yaşlanmadığını kim iddia edebilir? “Kaza” denilebilir, “kader” denilebilir, yas ilan edilebilir ama ne olursa olsun bunun bir katliam olduğu gerçeğini değiştirmez hiçbir tantana.

Mecliste sorumlular hakkında bir soruşturma açıldı mı? Haberi olan var mı? 2014 yılında 12 yıllık iktidarında 14 bin çalışanın iş kazasında öldüğü gerçeği de değiştirmiyor bu sorunun yanıtını. Olsa bile olduğuna inanacak kim kalmış olabilir ki aramızda?

Bir de beyaz gömlek meselesi vardı değil mi? Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, katliamın olduğu Soma’ya gidip orada kalmış, kaldığı iki gün boyunca aynı beyaz gömleği giymişti. Bu trajedinin manşet olduğu bir memlekette utanç duymaktan öte ne duyumsamamız gerektiğini uzun süre bilemedik tabii.

Bu katliamın duruşma sonuçları ne olacak? Kimi ikna edecek karar duruşması? Amann.. Biraz ciddiyet lütfen...

www.evrensel.net