‘Üç tarz-ı siyaset’ten mahalleye


04 Temmuz 2018 04:25

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, önceki gün partisinin yeni yol haritası konusunda açıklamalarda bulunurken, ‘Bizim mahalle’ diye nitelendirdiği gruba hitap eden dili terk edeceklerini belirterek, “Karşı mahalleden oy isteyen, onlara hitap eden bir dil ve çalışma yöntemini benimseyeceğiz” dedi.

Bu tespit, son seçimlerin de ortaya koyduğu oy haritasına ve siyasi yapıların bu harita içindeki yerlerine dair gerçekliğin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Din ve milliyetçilik üzerinden siyaset yapan Türkiye sağının yüzde 60-65 arasında gidip gelen oy potansiyeli karşısında, değişik renkleriyle solun kalan diğer kısmı oluşturmasının temel nedenleri arasında, ağırlıklı olarak solun geleneksel tabanı olarak algılanan laik kesimler içinde dönen bir çalışma tarzını aşamaması önemli bir etken.

Tezcan’ın işaret ettiği ‘bizim mahalle’ ile sınırlı kalma halinin, CHP tarafından her seçimde yeniden üretilen bir tarihi olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Ancak bu sorunun CHP ile sınırlı olmadığı gerçeğinin de altını çizerek.

Bu sorunu tartışırken, Yusuf Akçura’nın Kahire’de çıkan Türk gazetesinde, 1904’te “Üç Tarz-ı Siyaset” adıyla yayımlanan makalesiyle söze girmek anlamlı olabilir.

Akçura, Osmanlı devletinin yıkılış sürecinde devleti ve milleti kurtaracak fikir arayışları içinde gündemi tartışmada, dönemin üç önemli siyasi akımı olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü ele alıyor. Yazısını “Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi, Osmanlı devleti için daha faydalı ve kabil-i tatbiktir?” sorusuyla bitirse de, eğiliminin Türkçülükten yana olduğunu ifade ediyor: “Zamanımız tarihinde görülen umumî cereyan ırklardadır. Dinler, dinler olmak bakımından gittikçe siyasî ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. İçtimaî olmaktan ziyade şahsîleşiyorlar. Dolayısıyla, dinler ancak ırklarla birleşerek ırklara yardımcı ve hizmet edici olarak siyasî ve içtimaî ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.”

Son seçimlere ittifak halinde giden ve çoğunluğu elde eden ‘Cumhur İttifakının, Osmanlı’ya sık sık atıf yaparak, onu bir beslenme kaynağı olarak ifade ederken, ‘İslamcılık’ ile ‘Tükçülüğü’ de yol haritalarında kurucu unsurlar olarak kabul ederek yürüdüklerini söyleyebiliriz.

Din ve milliyetçilik üzerinden siyaset yapan partilerin temel bir avantajı, bu fikriyatın Türkiye’de uzun yıllardır devlet eliyle hakim kılınarak, onlara dayanacakları geniş bir taban sunmasıdır. O nedenle de bir dönem Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi, sonra Özal’ın ANAP’ı, Erbakan’ın Milli Nizam Partisinden başlayarak devam eden siyasal geleneği ve Türkeş’ten bugüne uzanan milliyetçi hareket çizgisi açısından böylesi elverişli bir zemin hep varolmuştur.

Cumhuriyet ile birlikte batıcılığın, Osmanlıcığın yerini almak üzere öne çıktığı bir döneme geçilmiş olsa da, Türkiye burjuvazisinin pragmatist tercihleri içinde, kendi çıkarlarına dayalı bir istikrarı hakim kılacak, emekçi sınıfları sisteme yedekleyecek stratejiler olarak din ve milliyetçilik, batı ile güçlü piyasa bağlarını tamamlayıcı dayanaklar olarak görülmüştür. Osmanlıcılık da, bölgesel gelişmelere de bağlı olarak ‘Neoosmanlıcılık’ hayaliyle güncellenebilmiştir.

Tüm bu tablo içinde Nilgün Ongan, gazetemizde önceki gün, ‘Seçim sonuçları ve işçi sınıfı’ başlığıyla yayımlanan yazısında, “Aynı sınıf çıkarlarına sahip insanların bir kısmı zafer kutlarken, bir kısmı derin bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu tablonun başlıca nedeni ise her iki kesimin de sınıfsal aidiyetini devre dışı bırakması” derken, uzun yıllardır yeniden üretilen bu gerçekliğin nasıl değişebileceğini de tartışıyordu.

Tezcan’ın “Karşı mahalleden oy isteyen, onlara hitap eden bir dil ve çalışma yöntemini benimseyeceğiz” tespiti ise, anlamlı bir siyasal gerçeğe işaret ediyormuş gibi görünürken, aslında dışarıdanlığın zeminini de yeniden üreten bir yerde duruyor.

Tek tek emekçileri ya da bütün bir halkı, seçim dönemlerinde mahallesine gidilmesi, kapısının çalınması gereken ‘seçmen’ sınırlılığında görmek eksik ve sorunlu bir yaklaşımdır. Zira yıllardır din ve milliyetçilik üzerinden şekillendirilmiş olan kesimlerle senin bir seçim dönemi içinde bir ziyaretlik olarak kurduğun ilişki, din ve milliyetçilik üzerinden siyaset yapan partiler tarafından türlü ilişki biçimleriyle belki her gün kuruluyor. AKP’nin kadın ve gençlik teşkilatlarının çalışmaları, belediyelerin çeşitli sosyal yapılarla sürdürdüğü ilişkiler buna sadece bir örnektir. Kaldı ki, eğitimden, aileye, camiden medyaya kadar uzanan merkezler, din ve milliyetçilik üzerinden politika yapma zeminini her gün yeniden üreten yapılar olarak iş görüyor.

Bugüne kadar daha çok laik çevreler içinde çalışma yapmış olan bir siyasi parti üyesinin, sokakta bildiri dağıtmaya ek olarak, AKP ya da MHP’ye oy verdiğini bildiği bir emekçinin kapısını çalması bir adımdır, ancak bu istikrarlı bir biçim kazanmadıkça, o ziyaret ettiği işçi ve emekçiyle çeşitli mücadele alanlarında ve gündelik hayatta kurulan ilişki ile tamamlanmadıkça eksiktir. Sadece seçim döneminde ziyaret ettiğiniz ve size evini açan kişi, anlattıklarınıza ikna olmasa da, genellikle misafirperverliğin bir gereği olarak sizi kalbinizi kırmadan yolcu eder. Sonra da döner daha önce oy verdiği partiye oy vermeye devam eder.

www.evrensel.net