‘Şahlanış ve Türkiye vakti’ mi? - 12: Şahlanış yok, çakılma yakın!


23 Haziran 2018 04:28

 

İktidarın boş bir gelecek hayali pazarladığına, 11 yazı boyunca dikkat çektik! Ortada şahlanacak bir mecalin kalmadığını vurguladık.

Değil şahlanmak çakılmamak için büyük bir gayret gerekiyor.

Sular çekilince denize kimin donsuz girdiği ortaya çıkar”.

Ünlü bir spekülatöre ait olan bu söz, bugünlerde, Türkiye için dolaşımda. Sular çekiliyor çünkü. Suların çekildiği yere bakınca Türkiye ekonomisinin durgunluk, borç krizinin eşiğine geldiği görülüyor!

Sürpriz değil!

Bol ve ucuz döviz partisinde saçılan trilyonla hayat sürmeye alışan ülkelerin şimdi hepsi zorda. Para evine dönüş hareketi yapınca şu basit kuralı da tetikledi: Çalkantı dönemleri, ekonomik göstergeleri bozuk ülkeleri cezalandırır.

Enflasyonu yüksek, cari açığı büyük, sıcak paraya muhtaç Türkiye’nin en çok cezalandırılan olması sürpriz değil.

Şirketler borçlu.

Bankalar borçlu.

Türkiye toplamda 453 milyar dolar dış borçlu!

Üstelik kasası da boş!

Bakmayın siz Cumhurbaşkanın Erdoğan’ın, “Merkez Bankasının kasasını doldurduk” dediğine.

Banların, Merkez Bankasındaki emanetlerini saymazsak...

Merkez Bankasının kasasında hepi topu 34 milyar dolar var. Sadece bir yılda ödenmesi gereken dış borç, 186 milyar dolar.

Varın siz hesaplayın, Merkezin parası var mı yok mu?

Bu durumda olan yani kasasındaki para bir yılda ödemesi gereken borcu karşılamayan Türkiye’nin dışında tek ülke var: Arjantin.

SIRADA TÜRKİYE Mİ VAR?

Gelinen noktada...

“Arjantin IMF ile yeni bir anlaşma yaparak borç aldı. Arjantin’in izinden Türkiye de IMF’nin kapısına gider mi?” tartışması yapılıyor.

IMF’nin kapısına gitmek ille de...

‘Acilen milyarlarca dolarlık kredi anlaşması yapılacak’ demek değil.

IMF’ye gidiş...

226 milyar dolar borcu bulunan, derecelendirme kuruluşları tarafından kredi notu sürekli düşürülen özel sektör rahatlasın diye.

Yani...

IMF uluslararası bankalara yol versin, onlar da, şirketlerin dış borçlarını yeni borçlarla çevrilebilmesini sağlasın diye...

Dolar şoku, faiz şoku art arda geldi.

Seçimden sonra tansiyonunun otomatikman düşeceği beklentisinin karşılığı yok. Dünya çapındaki gelişmeler tersi sinyaller veriyor zira.

Amerikan Merkez Bankası (Fed) faiz artırımı sürecini, son iki yıldır hızlandırırken, gelişmeler aleyhe işlerken...

AKP rejimi cari açığı yükseltti.

Açığı kapatmanın maliyeti her geçen gün pahalı hale gelirken, buna aldırış etmedi. Mısır’la birlikte borcunu en hızlı artıran iki ülkeden biri oldu.

Gelinen nokta, krize doğru hızlı gidişi gösteriyor şimdi!

Ortada dolaşan kötümser iddialara rağmen, “Türkiye ekonomisi büyümesini sürdürüyor” savunması yapılıyor.

AKP rejiminin büyüme modeli, krizi, şiddetini artırarak, geleceğe ötelemekten başka bir şey değil. Lakin sorunları halının altına süpürmenin sonuna gelindi. Krizin ayak sesleri duyulur oldu.

Tüm bunları geniş bir şekilde 24 Haziran seçimlerinin ardından tartışacağız. (Belki, ‘Vakit yeni bir başlangıç vakti’ başlığıyla, hem sorunları hem yapılması gerekenleri ortaya koyan yeni bir seri yazı kaleme alırız).

O GİDECEK, OHAL KALKACAK, SORUN BİTECEK Mİ?

Türkiye ekonomisinin yaşadığı ‘sıkıntıları’ OHAL’e, keyfi yönetime bağlayanların, ‘OHAL kalkacak, işler düzelecek’ propagandası yapanların sayısı hiç de az değil.

Söz konusu tartışmalar sorunun kaynağı olarak tek adam diktasını işaret ederken, sermayeyi de ‘demokrasi’ duyarlılığıyla hareket eden nesne mertebesine yükseltiyor. Ki bu hiç gerçekçi değil!

Sorunun kaynağı iç ve dış ekonomik gelişmelerde yatıyor.

AKP’nin...

Bazen sadık, bazen hovardaca uygulayıcısı olduğu neoliberal piyasacı programı ekonomik dalgalanmalar karşısında, dalga kıran olamıyor; çünkü miadını doldurdu.

Bu durumda, ‘OHAL kalkacak, işler düzelecek’ demek...

‘Programın iyi uygulayıcısının kötü olduğu’ yanılgısına, kaçınılmaz olarak zemin hazırlıyor. Fakat işin aslı öyle değil!

Yeni bir program yazılacak!

Sebeplerini daha önceki yazılarla belirttiğimiz üzere, artık kitlelere vadedebileceği yeni bir şey kalmayan...

Sebep olduğu bunalımı ve enkazı büyütmekten başka bir şey de yapamayacak olan...

Reis’in partisi...

Seçimlerde, yeni programı yazacak parti olarak tayin edilirse...

Acı reçeteli program, ağır bir dikta altında, dikte edilir.

Yok diğer partiler tayin edilirse (AKP iktidardan düşmüş olursa)...

Yeniler de sermaye programı yazacak. Lakin o programa toplumsal kesimlerin dahil olma olanağı doğar.

Eğer ki...

16 yılda geldiği nokta, sermayenin en baskıcı, saldırgan ve şoven kesimlerinin ortaklığı olan

partiyi gönderen dip dalga...

24 Haziran’ı bir son değil başlangıç kabul ederse!

YILIN İKİNCİ YARISINDA KARŞILAŞABİLECEKLERİMİZ

Enflasyon (hayat pahalılığı) artı durgunluk (işsizlik) kaçınılmaz gözüküyor.

Ötesinde özel sektör borç krizinin tetikleyeceği mali krizle karşılaşma olasılığı kuvvetle muhtemel!

Uzayan mesai saatleri...

Enflasyonun altında verilen maaş ve ücret zamları...

İş güvenliğinden verilen tavizler...

Yüksek genç işsizliği...

Şeklinde emekçiye fatura edilerek ötelen durum daha da sertleşecek.

Krizde iflasların yaşanması kaçınılmaz. On binlerce insanın işsiz kalması da.

Firmalar nakitte kalmak isteyeceği için ödemelerin durması ve ticaretin etkilenmesi de. Çalışanlara ödemelerin aksatılması da...

Bütün bunlara parlamenter sistem çözüm getirmez. Neoliberal programın sadık uygulayıcısı parlamentoların acı reçetelerle hiç derdi olmadığını biliyoruz, görüyoruz.

Öyleyse ‘hangi taleplerle, hangi çözüm?’

Yeni bir başlangıcın temel sorusu bu!

AKP’Lİ İŞÇİ VE EMEKÇİYE...

Krizin ayak seslerinden...

24 Haziran’da bir değişimin şart olduğundan...

Değişimin çözüm değil acı reçeteye direnç için avantaj sağlayabileceğinden (Dip dalgasını büyütme kararlığı olması halinde) bahsettik.

Meseleyi derinleştirmeyi de seçim sonrasına bıraktık. Lakin bu süreçten ağır şekilde etkilenecek işçi ve emekçilerin sınıf kardeşi olan AKP’li emekçilere seslenmeyi sonraya bırakmak olmazdı diye düşünüyorum.

Geçmiş yazıdaki bir çağrımı aynen yineliyorum.

Liderinin ve partinin gücüne bakıp, kendini güçlü sanan AKP’li, emekçi kardeşim! Sadece karşısındakine değil...

Sana da, demokrasi, özgürlük ve rahatlık vermez bu otoriterlik.

Herkesi dışlayan...

Çalışma yaşamını acımasızca ören...

Grev yasağıyla övünen...

Güvenlikçi politikaları ve polisiye müdahalelerini iyice artırıp sertleştiren...

Artık içeriye patlayan, içeriyi dizayn eden (Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alacak kadar) bir partiye dönüşen...

Herkesin duruşunu, sesini, saatini başkana ayarlamak zorunda olduğu bir anlayışı hakim kılan...

Partinde artık herkes eve kapatılmış eş ve çocuk gibi.

İzin verilirse dışarı çıkılır, izin verilirse perde açılır.

Senin durumun daha da vahim, AKP’li emekçi kardeşim!

Çalışırken ölürsen suçlu sensin. İş bulursan şükredersin lakin iş bulamazsan sitem edemezsin. Mahalledeki okulun ne olacağına sen karar veremezsin. ‘İmam hatip olacak’ dendiyse mecbursun! Oturduğun semtin rantı arttıysa, kuzu kuzu semtini terk edersin. Etmezsen tokadı yersin!

Gel hadi, zincirlerinden kurtulmak için adım at!

YENİ ANAYASA DA TARTIŞILACAK

Yeni ekonomi programıyla yeni anayasa da tartışılacak.

İhtiyacımız olan şey demokratik bir anayasa. Bunu da sağlayacak olan şey ‘tek adam’ düzeni değil. Fakat tek başına parlamento da değil.

Halkın seçtiği temsilcilerden oluşan bir kurucu meclis...

O meclisin, halkın en geniş katılımıyla hazırladığı ve halk onayına sunduğu...

Demokratik hak ve özgürlükleri güvence altına aldığı...

Böylesi bir anayasa fikrini tartışmalıyız!

Bilelim ki...

Boş hayallerle pazarlanan güzel gelecek fikrinin yerine...

Tüm yönetim erklerini elinde toplayan ve devletin en yüksek egemenlik kurumu olarak çalışan bir halk meclisi...

Demokratik bir geleceğin alt yapısı olacaktır!

Not: İyi bir başlangıca vesile olabilecek bir seçim sonucu ile karşılaşma ve seçimlerden sonra tartışmayı sürdürme dileği ile... 

www.evrensel.net