‘Şahlanış ve Türkiye vakti’ mi? – 7: Başkanlık ilerici bir restorasyon mu


12 Haziran 2018 04:10

Soruyorlar, diyorlar ki; ‘Cumhurbaşkanım siz yorulmaz mısınız?’ Ben de diyorum ki, bu muhabbeti görünce insan yorulur mu? Şimdi burada böyle bir muhabbet var. Bu muhabbet bize kuvvet veriyor. Yürüme aşkı veriyor”.

Bu sözler...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kocaeli mitingden.

Belli ki Erdoğan...

Parti teşkilatında var olduğu kendisi tarafından dillendirilen metal yorgunluğunun, 

bizzat kendisine ulaştığını gösteren işaretler baş gösterince...

Bu işaretler yazılıp çizilince...

Kitlesinin gözündeki sarsılmaz imajı ‘çizik’ yemesin diye miting alanından cevap yetiştiriyor.

Mesele kendisinin yorgunluğu olsa... (Ki yorgunluk, kendisini insanüstü bir güç olarak konumlandıran diktatörler hariç, herkes için insani durum). 

İki gün dinlenirdi geçerdi!

Lakin dünkü yazıda vurguladık.

‘AKP’deki metal yorgunluğu’ kişisel ya da partisel bir performans düşüklüğünün sonucu değil! Aksine, ekonomik ve politik gelişmelerin ürünü.

Şöyle özetlemiştik.

Bir zemin bozuk.

İktidarın üzerinde yükseldiği zemin (ekonomik ‘başarı’+istikrar’), döviz ve faiz dalgasının traktör gibi dümdüz etmesiyle patates tarlasına döndü. O tarlanın bitkisi istikrarı köstebekler kemirmeseydi erken seçim kararı alınır mıydı hiç?

İki: Hava kötü!

Refah hissi veren hava (program) karardı. En yoksulların sosyal yardım düzeniyle, iktidarın kapsama alanında tutulmasının olanakları geriliyor. Kredi ile borçla hayatı devam ettirebilmenin koşulları, yüksek faiz altında, yok oluyor.

ÇARKLAR NE TARAFA DÖNÜYOR?

Yine dün vurguladık!

AKP’nin uyguladığı birikim modeli tıkandı, birikim rejimi değişmeli. Hem tıkanan birikim programını sürdüreyim, hem sorun yaşamayayım olmuyor.

Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek, ‘İç tüketime dayalı büyüme sonlanacak’ diyerek bir değişiklik sinyali verse de...

Partisi ve reisi...

Birikim rejimini değil, siyasi sistemi değiştirmeyle (Parlamenter sistemin yerine başkanlık sistemini geçirerek) sorunu çözeceğini iddia ediyor.

‘Nasıl olacak bu?’ sorusuna iktidar cephesinden gelen yanıt şöyle özetlenebilir*...

25 Haziran sabahı Türkiye, seçim sonucu ne olursa olsun, yeni bir sisteme uyanacak.

Her şey otomatik olarak değişmeye başlayacak.

Başta devlet bürokrasisi olmak üzere...

Yasama, yürütme, yargı...

Devletin tüm organları bu yeni döneme kendilerini uydurmaya çalışacaklar.

Bu durumda, inatla ‘Eskiye döneceğiz’ diyen birileri iktidara gelirse...

İşte o zaman...

Başta ekonomi olmak üzere, her alanda çarklar geriye dönmeye çalışacak ve dişlilerini de kırmaya başlayacak!

Geriye dönmek, sermaye başta olmak üzere bütün kesimlerin çıkarlarına terstir.

Toplumların tarihinde böyle dönemler devrimci dönemlerdir.

Buna karşı çıkmak...

‘Gerici bir restorasyon süreci başlatacağız’ demektir.

‘Türkiye’de ileri gitmeye başlayan her şeyi durduracağız’ demektir.

TEK ADAMLIK VE OTORİTERLİK NEYE BARİKAT?

Gücün tek merkezde toplandığı, daha otoriter bir sistem ilerici öyle mi?

Oysa...

Putin ve Trump liderliğinde Rusya ve ABD’de...

Avrupa’nın bir çok ülkesinde...

Yükselen otoriterlik ilericiliğin ürünü değil.

Aksine...

‘Küreselleşme’ denen neoliberalizm sürecinin toplumda yarattığı çelişkilerin...

Devrimci, ilerici sürece dönüşmemesi için oluşturulmuş bir barikat! 

Şöyle ki...

Ucuz emek...

Kuralsız, ne zaman ve ne kadar çalıştığı belli olmayan esnek iş gücü piyasaları...

Yükselen borsalar ve finans...

Ve benzeri zemin üzerine kurulu neoliberal süreç bütün partileri aynılaştırdı.

Bütün partileri piyasacı yaptı.

Sermayenin piyasa karşısında aynılaşan ‘sağ’ ve ‘sol’ partileri arasındaki fark; sadece ‘muhafazakarlık’ ile çok kültürlülük, laiklik gibi kimlik eksenli ayrımlara dönüştü.

Gelir eşitsizliği, ağır sömürü gibi sorunlar görünmez kılındı.

Ayrıca...

Süreç kamusal alanı da zayıflattı.

Her şey özelleştirildi, kamunun yeniden dağıtım gücü eridi.

Bu iki gelişmenin sonucu olarak... 

Parlamento...

Örgütlülükleri zayıflatıldığı için, müdahale güçleri zayıflayan emekçilerin taleplerinin yer bulmadığı..

Demokratik temsiliyetin değil...

Piyasanın dediklerinin kurumlaştırdığı bir yapıya dönüştü.

Demokratik meşruiyet, kamusal meşruiyet yitiminin oluşturduğu boşluk doldurulduğu otoriterlik ve tek adamlarla dolduruldu.

Bu mu ilericilik?

‘İNSANI, EMEĞİ, DOĞAYI VE KİMLİKLERİ YUTAN İLERİCİLİK(!)

Rusya, ABD ve Avrupa’daki otoriterlikle benzeşen yanları olsa da...

Erdoğan’ın halk çoğunluğuna dayanarak istibdat rejimi kurma çabasının farklı yanları var elbet de.

Lakin iddia edildiği gibi ilerici değil!

AKP’nin İslamcı kimliği ile yürüttüğü iktidar kavgasının zorunlulukları gibi farklı dinamikler olsa da...

Tek parti, tek adam, tek millet inşa sürecinin temel niteliği şöyle özetlenebilir. 

Bu süreçte devlet şirketleşecek yani şirket gibi çalışacak. Aileyi, eğitimi, sağlığı, barınmayı şirket mantığıyla dönüştürecek.

Devletlerin şirket gibi yönetilebilmesi için merkezileşme ve otoriterleşme şart! Yoksa ‘hantal’ bürokrasi ve hukuk engel çıkarır.

Vatandaşlar da devletin müşterileri olmalıdır.

Sağlık, eğitim, güvenlik...

Verimlilik, fayda vb. söylemlerle her biri özel şirketlere devredilecek (Taşeron, güvencesiz, geçici çalışmak da bu sürecin kaçınılmaz sonucu).  

Dağ, ova, kent...

Hepimizin, gelecek nesillerin olamaz. Olsa olsa şirketin pazarladığı mamul olabilir. (İktidar etrafında kümelenenlerin palazlandığı rant alanları da). 

Ya da medya...

Devletin icraatlarını meşrulaştıran, doğallaştıran bir işlevi olmalıdır. “Hükümet ne eylerse güzel eyler” nakaratını herkese ezberletmenin aracına dönüşmelidir.

Böyle biçimlenen bir süreçte aşağıya, yerele yetki verirsen işler karışabilir. Belediyeler kontrol altına alınmalıdır.

Yetkinin giderek merkezileşmesi ve de son noktayı hızlı koyacak, nihai kararı verecek bir kişide, ‘Reis’te toplanması elzemdir.  

Her şey tekleştirip merkezileştirilirken bu süreçte kimlikler de tekleştirilir. Vatandaşla kurulan müşterilik ilişkisi Sünni İslam’a göre yapıldığından Alevilik dışlanır! Böyle bir anlayış içinde Kürtler, siyasal ve idari bir varoluşla kendine yer bulamaz.

Her şeyi şirket devlete göre dönüştüren anlayış işçileri de hiçleştirir. Ölümlü iş kazaları karşısında “2023’e bak, büyük hedeflere yürürken olur böyle vakalar” denilir.

Durum buyken...

Doğayı, insanı, kimlikleri yutan...

Vatandaşı tek tip dindar müşteriye çevirmek için bastıran...

Süreci, ‘ilerici’ diye pazarlamak, tam bir üç kağıtçı tüccarlık olsa gerek! (Parlamenter sistem de devrimci değil elbet, ileriki yazılarda tartışacağız.)

Devam edecek: Seçim reklamına yansıyan faşizm anlayışı ve AKP’nin ‘siyasal ve toplumsal nizamı’ kime ne vadediyor?

www.evrensel.net