‘Şahlanış ve Türkiye vakti’ mi? - 3 | AKP’nin ‘ekonomi modeli’ tıkandı, gazla yürüyemez


07 Haziran 2018 02:45

Yazıya...
İktidar partisinin iddiasına göre...... 
Seçimi kazanması halinde...
Hayata geçireceği başkanlık sistemiyle... 
Türkiye’ye seviye atlatacak: Türkiye ekonomik olarak uçacak, siyasi açıdan küresel güç haline gelecek!
“Vakit Türkiye vaktidir” sloganı eşliğinde anlatılan bu hikayenin... 
Ekonomi, dış politika, demokrasi konusunda bugüne dair etkili bir şey söyleyemeyen AKP hükümetinin ‘geleceği pazarlama taktiği’nden başka bir anlamı olmadığına değinerek, başlamıştık.
Devamında ise...
AKP hükümetinin, bir çok açıdan, Türkiye’yi getirdiği yerin, iktidara geldiği 2002 seviyesi olduğuna...
İşsizliğin 2002’den daha kötü olması...
Enflasyonun o yıllara  yaklaşması...  
Dış borcun milli gelire oranının, ‘Ülke battı’ denilen yıl kadar berbat bir hale gelmesi... 
Yapılan onca inşaatın ev sahipliği oranını artmaması... 
Ve benzeri veriler üzerinden dikkat çekmiştik.
Bugün de...
AKP’nin ‘ekonomi modelinin’ tıkandığını ortaya koymaya çalışacağız. 

VAZGEÇİLMEYEN PROGRAMIN SOLUĞU KESİLİYOR!

Bugün yaşanan ekonomik sıkıntılar... 
2001 krizi sonunda oluşturulan...
AKP ekonomi idaresinin ‘çıraklık’ döneminde devraldığı... 
Zaman içinde kendi siyasi çıkarlarıyla sentezlediği IMF programının...
Ustalık döneminde gelip duvara dayanmasının bir sonucu!
Yaşadıklarımız, 2001 sonrasında başlayan sürecin gelip duvara dayanmasından başka bir şey değil aslında!
AKP, 2002 sonunda iktidara geldiğinde...
2001 krizinin ‘çözüm reçetesini’ elinde bulmuştu. Kemal Derviş-IMF iş birliği ile yazılan reçete, krizi emekçilerin üzerine yıkan ağır ilaçlar içeriyordu.
AKP kararlı ve tavizsiz uyguladı o programı. 
Programın iki hedefi vardı. Bir; bankalar iflas etmişti (Sahipleri tarafından içi boşaltılmıştı) ve güçlenmeleri gerekiyordu. İki, devletin kasası boştu, dolması gerekiyordu.
IMF’den alınan para ödenebilsin diye...
Kasa dolması için kamu malları satıldı (özelleştirildi), vergi gelirleri artırıldı. Vatandaş çok daha vergi ödedi. 
Yurt dışından gelen sermaye beslenebilsin diye de... 
Emeğin ucuzlatılıp, yüksek artı değer üretmesi sağlanacaktı.
Yapıldı. 
Karşılığında yurt dışından adeta para yağdı.
Sonucunda da... 
Krediye-borca dayalı, üretimi bağımlı, emeği ucuz, tüketimi bol bir ekonomik büyüme modeli çıktı ortaya.
Arkasında devasa bir borç yığını oluşturan... 
Şirketleri, bankaları ve vatandaşı borca boğan...
Emeği ağır bir sömürüye tabi tutan...
Bir büyüme modeli!
2008 sonrası büyüme temposu yavaşlarken bile borçlanmanın hız kesmediği bu modelinin, şimdi soluğu kesilmek üzere.

EN YOKSULLARI KAPSAMA ALANINA ALMAK

2008 dünya ekonomik krizi sonrası, iktidara bazı manevra alanları açmak üzere, revize edilse de...
Ruhu aynen korunan programın nasıl tıkandığını ortaya koymadan önce...
İki sorunun yanıtlaması önemli. 
Birincisi... Emeği ucuzlatan, borcu büyüten, daha çok vergi toplayan bir programdan iktidar bunca zaman neden vazgeçmez?
İkincisi... Acı reçetelerle dolu böyle bir programın bunca zaman uygulanmasına halkın rızası nasıl sağlandı?
İşin sırrı şurada...
Uygulanan program sadece “kemer sıkma” tedbirlerine dayanmıyor. Aynı zamanda sıkılan kemerin acısını dindirecek önlemler de içeriyordu.
Bu sayede program...   
Aynı anda....
Hem iktidarı güçlendiriyor. 
Hem zengini daha zengin ediyor. 
Hem de acı ilacı içine de kapsayacak bir ‘sihir’ içeriyordu.
İşin birinci ayağı sosyal kapsayıcılıktı.
Bir yandan sağlık hizmetleri özelleştirilirken...
Bir yandan da...
O güne kadar sadece kayıtlı işçiler ve memurların yararlandığı sağlık ve sigorta hizmetleri yoksulları da kapsar hale getiriliyordu.
Şöyle ki...
2012 yılında sona erdirilen ‘Yeşil Kart’ uygulamasından faydalananların sayısı 10 milyonu aşıyordu. Sonrasında da Genel Sağlık Sigortası uygulamasına devredilen, sosyal güvencesi olmayan bu en yoksullar, böylece kapsama alanına dahil ediliyordu.
Ayrıca Dünya Bankasının yoksulluğu yönetme aracı olarak uygulamaya koyduğu Şartlı Nakit Transferi sistemi... 
AKP tarafından geliştirilerek uygulandı. 
Milyonlarca kişiye nakit desteği veriliyordu...  
Bir kriter taşımaktan çok hükümetin geniş takdir hakkıyla, adeta iktidarın bir bağışı gibi dağıtılan bu nakitler de... 
En yoksulları seçim desteği kapsama alanına alıyordu.

OLDUĞUNDAN FAZLASINI ‘HİSSETME’ ETKİSİ!

Sadece sosyal değil aynı zamanda parasal bir kapsama alanı da oluşturuldu.
Modelinin temel özelliklerinden biri de...
Parası olmayanların da, düşük gelirlerin de parasal kapsamaya alınmasıydı.
Şöyle ki...
Kredi kartı ve krediler aracılığıyla...
Gelirin üzerinde harcama olanağı bir seçenek olarak sunuluyordu.
Neoliberalizmin sihirli formülü; gelirin enflasyon karşısında eridiği koşullarda dahi tüketimin desteklenmesini mümkün kılan tüketici kredileri.
Hem tüketimle ekonomi büyüyor. Sermaye sahipleri memnun kalıyor.
Hem de... 
Güvencesiz çalışan, asgari ücretin altında ücret alan, gelirleri harcamaları kadar artmayan dahi harcama yapabiliyor. 
Gelirleri artmasa da harcama yapabilen işçi ve emekçiler  memnun kalıyor. 
Üstelik de....  
Gerçekte olduğundan daha sıcak algılamayı ifade eden ‘hissedilen sıcaklık gibi... 
İnsanlar da  olduğundan daha fazla zenginmiş hissi uyandıran bu parasal kapsama... 
AKP’ye seçmen desteği için elverişli bir alan açıyordu. 

BİR BEL KIRMA VE SİYASİ İSTİKRAR APARATI!

16 yıldır kesintisiz uygulanan programın ortaya çıkardığı hoşnutsuzluklar...  
Ağır çalışma koşulları.
Borç yükü altında ezilme.
Adeta bankalara çalışır hale gelip gün yüzü görememe vs. 
Yazıda dikkat çektiğimiz sosyal ve parasal kapsama ile emiliyordu.
Bu iki telafi kapsama mekanizması... 
Hem işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin zayıflatılması, hem de toplumsal muhalefetin bastırılmasına olanak sağlıyordu.
Uygulanan neoliberal program Türkiye’yi çalışanlar için bir cehenneme çevirdi.
Sendikalaşma düzeyi yüzde 30’lardan, yüzde 6’ya geriledi. Türkiye en ucuz çalışılan, en uzun çalışma saatlerinin olduğu ülkelerden biri haline geldi. 
Adına ‘iş kazası’ denilen iş cinayetleri ölümlerinin yaşandığı ülkelerin başında Türkiye geliyor. AKP iktidarı döneminde ekmek peşinde koşarken ölenlerin sayısı 20 bini aştı.
Emekçilerin milli gelirden aldıkları pay yüzde 50’lerden yüzde 35’lere geriledi.
Hane halkı borcu 15 yılda 15 kat arttı.
Bütün bunlar karşısında sosyal ve parasal kapsama mekanizması emeğin mücadele gücünü zayıflatarak... Adeta emekçinin belini kırma aparatına dönüştü. 
Hem kapsayan, hem güçsüzleştiren süreç aynı zamanda siyasi istikrar üretme işlevi de gördü!

PROGRAM YATIŞTIRICILIĞINI KAYBEDİYOR!

Hem emek düşmanı bir programın uygulandığı... 
Hem de emekçilerin, programın acısını hissetmelerini hafifletecek mekanizmaların kurularak, kapsama alanına alındığı...
Emeğin örgütsüzleştirilerek kapsandığı sürecin siyasete kolayca tahvil edilebildiği...
Model artık tıkandı. 
Programın sürdürülebilmesi...
Faiz oranlarının ve kurların, bireysel borçlanmayı elverişli kılmasına bağlı. Zira bu zemin faiz ve kurların yükselmesiyle giderek yok oluyor. 
Ayrıca...
Emekçi sınıfların, ezilmelerinin bir sonucu olarak, politikaya örgütlü müdahale olanakları azalınca...
Emekçi sınıflar ile burjuvazi arasındaki çatışmada güç temerküzü burjuvaziden yana oluşunca... 
İktidarın hakim ekonomik ve siyasal bileşenleri arasında kavga kızıştı. Program iç kavgayı yatıştırıp, bileşenleri birleştirmekten uzak artık!
Aşağıyı (emekçileri) tutma gücü zayıflayan, yukarıyı (sermayeyi) birleştirmekten çok çatıştıran bu modelin artık gaz vererek ilerleme şansı kalmadı.

Yarın, tartışmayı buradan sürdüreceğiz! 

www.evrensel.net