24 Haziran’a giderken bazı kritik noktalar


30 Mayıs 2018 04:59

Türkiye 24 Haziran seçimlerine giderken, ciddi ekonomik sorunların girdabında olsa da bunun siyasetteki karşılığı ve sahada anlamlandırılma biçimleri henüz iktidardan hissedilir bir kopuşu göstermiyor.

Dolar ve avrodaki yükselişi, ekonomide buna bağlı olarak yaşananları bir kahvede ya da bir sanayi sitesinde emekçilerle konuştuğunuzda, AKP’ye oy verenlerin, “Bütün bunlar dış güçlerin bir oyunu, bir provokasyonu” gibi yorumlara sıkça rastlıyoruz. Arada sorgulayanlar ve yakınanlar da çıkıyor, ancak onların içinde de “Daha iyisi yok” gibi yorumlarla yine AKP’ye oy vereceğini söyleyenlerin sayısı az değil. Daha önce AKP’ye oy verip, şimdi başka bir partiye oy vereceğini söyleyenler de, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde henüz ciddi bir oran oluşturabilecek bir karakteristik göstermiyor.

Evrensel’in seçimin nabzını gözlemlemek için yaptığı saha haberlerine ek olarak, Bloomberg’de Selcan Hacaoğlu ve Onur Ant’ın imzasıyla 28 Mayıs 2018 günü yayımlanan, Mersin’e dair saha gözlem yazısı da, daha önce AKP’ye oy vermiş olan seçmenlerin, ekonomideki kötü gidişe rağmen sorgulasalar da AKP’ye bağlılıklarını önemli ölçüde koruduklarına işaret ediyordu.

Bu tablonun önümüzdeki 25 gün içinde nasıl bir seyir izleyeceği de kuşkusuz önemli.

İnsanların ekonomideki ya da diğer alanlardaki kötüye gidişin hangi politikalardan kaynaklandığını anlamlandırmaları açısından, kendi yaşamındaki sonuçlarıyla birlikte, medya, kanaat önderleri, aile, içinde bulunduğu sosyal ortam ve örgütlülük düzeyi gibi birçok faktörün ayrı ayrı önemi var.

Sosyolog Doç. Dr. Banu Kavaklı’nın Evrensel’den Serpil İlgün’e verdiği ve önceki gün yayımlanan röportajdaki şu cümle bu açıdan kritik önemde: “Söylemle gündelik hayat arasındaki çelişkileri açığa çıkarmanın, yapabilecek başka şeylerin olduğunu göstermenin bir yolu da örgütlü olmak.”

Örneğin grevdeki bir işçi, o ana kadar doğrudan iktidar medyasından gelen mesaj bombardımanını, geçirdiği bu mücadele süreci içinde yaşadığı değişimle sorgulayabilir. Ya da, işçi ve emekçilerin ekonomik taleplerle dahi olsa güçlü grevler gerçekleştirdiği, bunun siyasal alanı da etkilediği dönemlerde bilinç dönüşümü açısından da elverişli bir zemin oluşmuş demektir.

Bu açıdan bugünkü gibi inişli çıkışlı bir tablonun sürdüğü dönemlerde, bir de bunun üzerine iktidar lehine ağır bir medya tekeli bindiğinde işler biraz daha zorlaşıyor.

RTÜK’ün CHP’li Üyeleri İsmet Demirdöğen ve İlhan Taşçı’nın hazırladığı ve önceki gün Evrensel’in manşetinden verdiğimiz istatistiklere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin televizyonlardaki yeri CHP’den ortalama 10, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisinden 30 kat fazla. RTÜK istatistiklerine göre Erdoğan’a 14-24 Mayıs tarihleri arasında TRT1’de 2 saat 35 dakika 59 saniye, TRT Haber’de 15 saat 25 dakika 22 saniye, TRT 6’da 10 saat 27 dakika yer verildi. Yani toplam 28 saat, 28 dakika Erdoğan izlenirken, Muharrem İnce’ye üç TRT kanalının verdiği toplam süre 2 saat 51 dakika oldu. CNN Türk’te ise 30 Nisan-24 Mayıs tarihleri arasında AKP 30 saat 52 dakika, CHP 11 saat 33 dakika yer aldı. HDP ve Selahattin Demirtaş’a ise hiç yer verilmedi.

Bu tablo, halkın vergileriyle yayın yapan TRT’deki bu iktidar tekeline ve diğer medya alanındaki bu tek yanlı haberciliğe karşı mücadele etmenin önemini de ortaya koyuyor. Yani, “Biz yüzde 10’luk medyamıza sahip çıkalım yeter” denilip geçilemez. Elbette sınırlı imkanlarla yayın yaparak halkı doğru bilgilendirmeye çalışan alternatif basın kurumlarına sahip çıkmak hayati bir önem taşıyor. Ancak bu yetmez.

Halka her saniye, bir tuşa dokunma mesafesi kadar yakın olan medyanın yüzde doksanının iktidara çalıştığı bir ülkede, iktidarın sorumlu olduğu ekonomik gidişat “dış güçlerin oyunu” olarak yansıtılırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, içinde OHAL’in devamının da yer aldığı seçim beyannamesi açıklaması da şu başlıkla manşet olabiliyor: “Demokraside üst lig sözü”. (Hürriyet, 25 Mayıs 2018)

Türkiye, medyanın ezici bir çoğunluğunun iktidarın seçim propaganda aygıtı olarak iş gördüğü bir ortamda seçimlere giderken, son 25 günü iyi değerlendirmek de özel bir önem taşıyor. Bu sürenin verimli kullanılması bakımından özellikle, iktidarın politikasını sorgulayan ve vereceği oy konusunda kararsızlık yaşayanlara ağırlık verilmesi kuşkusuz daha doğru olacaktır.

www.evrensel.net