Şair ve çalmak üzerine Garip meseller


20 Mayıs 2018 03:00

1950’li yıllarda Ankara’da yaşayanlar ne yapsın? Bir günün akşamında Şükran Lokantası’na gidip kendinden sıyrılmadan önce gün ortasında Özen Pastanesi’ne serecek postu mecburen. İlhan Berk, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Kenan Harun ve Ahmet Oktay var masada; Özen’e gidilmiş, çaylar kahveler içilmiş, keyifler cilalanmış halde Çankaya’ya doğru yürürken şiirler okunmaya başlamış tayfa yol boyunca.

Ahmet Oktay’a da söylemişler, “hadi bakalım sen de bir şiir oku” demişler elbet. Ağabeylerinin yanında mahcup olmak istememiş genç şair. En güvendiği dizelerin olduğu bir şiirini okumuş oracıkta, yazdıklarına kendi bile bayılıyor.

Daha belalı değil
sokak muharebeleri
seni sevmekten

Nereden baksan bıçkın dizeler, nereden baksan aşkla yazılmış belli. Abiler de beğeniyor bu dizeleri hani. Sırtını sıvazlamıyorlarsa da onun gibi bir şey. Fazla değil bir ay sonra bu dizeler İlhan Berk imzasıyla yayımlanıyor bir dergide. Gizli Çekmece adlı kitabında durumu şöyle özetliyor Ahmet Oktay: “Çeken bilir acısını. Yıllar sonra yanılmıyorsam Ülkü Tamer, benzer acıyı sineye çekmeyip şöyle bir ilan yayımlıyor: ‘Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk’e okutmayacağım.’ İlhan her türlü eleştiriyi kesinlikle karşılıyor sohbetlerde: ‘Şair mısra çalar.’”

Göztepe’deki evinde, 2001 yılında, Serdar Aydın da olduğu halde çay içerken bu mevzuya gelmişti söz. Ahmet Oktay, “Bütün bunlara rağmen bir İlhan Berk şiiri yoktur diyemez kimse” diye noktalamıştı mevzuyu.

***

Bu olay da Şükran Lokantası’nda geçmemektedir ama müdavimler Kutlu Kahvesi’ne gelmeden önce Şükran’da dem tutmuşlardır, efendim. Melih Cevdet kahvede dönem arkadaşlarıyla kahve içmektedir ve Kutlu’yu Paris kahvelerine benzetmektedir. Yaşça büyük yazarlar da gelmektedir Kutlu Kahvesi’ne ki o sırada kapıdan Nurullah Ataç girer, sevinçlidir ve girer girmez “Doktor Korkut öldü,” diye bir haber verir ahaliye gözleri ışıldayarak.

İngiliz yazını Profesörü Saffet Korkut’un eşi olduğu bilgisine ulaşırız Melih Cevdet’in “Akan Zaman Duran Zaman” kitabından ve Doktor Korkut’un sevilmediğini öğreniriz. Hatta birisi “Neden ölmüş” diye sorar Nurullah Ataç’a ve şu yanıtı alır: “Üzümünü ye de bağını sorma.”

***

İstiklal Caddesi’nde Mephisto’yu geçip Garanti Bankası’na geldiğinizde, işte tam orada, o bankanın yerinde Nisuaz Pastanesi vardı. 1950’li yılların ortasına kadar nice şair, yazar, sanatçı, ressam, akademisyen orada, Nisuaz’da alırdı soluğu. Salah Birsel’in “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” kitabında uzun uzun anlatılır bu pastane.

Dört yıl hapiste kaldıktan sonra tahliye olup İstanbul’a kardeşinin yanına kapağı atan Hasan İzzettin Dinamo, şiirlerini yayımlayan Hilmi Ziya ile tanıştıktan sonra Nisuaz’da buluşmak üzere sözleşirler. Hatta Dinamo işi biraz abartır, Rıfat Ilgaz’a yazdıklarına bakılırsa Nisuaz’ın önemini zamanla kavrar ve “Nisuaz’da yoklamada bulunacaksın. Bir hafta bulunmadın mı adamı şairlik defterinden siliverirler.” diye yazmaktadır. Cemil Meriç’e göre burası “tımarhanenin şubesi gibi” bir mekândır.

Beyoğlu’nda bir mekân olur da Orhan Veli orada olmaz mı? Bir zargana gibi dolaşmaktadır elbet oralarda, Lambo’da içtiklerini saymayalım şimdilik. Orhan Veli dalgın bir gençlik portresi olarak Nisuaz’da Cavit Yamaç ile oturmaktadır. “Cavit Yamaç adı belki şimdiki gençler için güncel olmayabilir ama, bir zamanlar Cavit Yamaç adı edebiyat olaylarının yıldızı idi.” Böyle anlatıyor “Acılı Kuşak” kitabında Mehmed Kemal arkadaşını.

Orhan Veli sohbet esnasında bir şiir kitabı çıkaracağını ama adını koymakta kararsız kaldığını söylemiş Cavit Yamaç’a. Alnındaki bıçak yarasından yola çıkarak “Tahattur” koymak istemektedir kitabın adını ama işte emin değildir. Cavit Yamaç’a bu ismi nasıl bulduğunu sorar şair. Ki bir şair zaten sorar, başka ne yapabilir ki?

Bu şiirin Küllük dergisini kapattığı notunu düşelim buraya, “tabakam senin yadigârın” dizesi sakıncalı bulunmuştur. Ha şimdiki zamanda “ayakkabı kutusu” ha o zamanda “tabaka” aynı şey. Neyse Cavit Yamaç “Tahattur” sözcüğünün eskidiğini söyler Orhan Veli’ye, daha yeni bir şey bulması gerektiğini ekler “yaban, acayip, garip” gibi sözcüklerden bahseder.

Bir süre kafa kafaya verip düşünürler ve “Garip” yer eder iyiden iyiye. “Acılı Kuşak”tan aktarımla sözüne devam etsin Cavit Yamaç: “Garip sadece şaşırtıcı, acayip anlamına gelmiyor, gurbette kalmışsa da yakışıyordu. Zaten o dönemde Orhan Veli ve arkadaşları da biraz kural dışı, biraz gurbette kalmış gibiydiler.”

Bir kitabın adı, hatta edebiyatımızda bir akımın adı Nisuaz Pastanesi’nde koyulmuştur efendim. Şiirin kafası hep anasonlu zannedilir oysaki.

Hamiş 1: Refik Durbaş,  artık çık hastaneden, evinin yanındaki pastanede otur abi; sağlıkla, mutlulukla Bulgaristan anılarını konuşalım…

Hamiş 2: Eray Canberk, bende yeteri kadar “görülmüştür” damgalı kitabın var abi; bir ara ilk baskılarından edinmek isterim.

Hamiş 3: Bu yıl iyi Haiku yaptı yalnız...

www.evrensel.net
ETİKETLER Garip