Yokuşun başında Erdoğan’ın olduğu bir kros bu


16 Mayıs 2018 04:50

Türkiye demokrasinin dip yaptığı, eşitsiz koşullar bakımından öncekilerle kıyaslandığında emsalsiz bir seçim sürecinin içinde.

Siyaset Bilimci Evren Balta’nın, demokrasi veri setlerini kullanarak yazdığı Türkiye’nin demokrasi grafiğine göre, 1945’de çok partili hayata geçildiğinden beri yaşanan en dip noktadayız. (Evren Balta, Türkiye’nin Demokrasi Grafiği, Birikim, 15 Mayıs 2018)

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisinin dahil olduğu ittifakın imkanlar bakımından bir devlet ittifakı olarak yokuşun tepesinde durduğu, muhalefetin ise azmi elden bırakmaması gereken yokuş yukarı bir kros koşusuna zorlandığı bir seçim bu.

Resmi görev tanımları bakımından seçimler gibi siyasetin en belirgin olarak yaşandığı süreçlerde irade beyanında bulunmak, belli bir tarafa karşı ya da belirli bir tarafı destekleme yönünde pozisyon olmak gibi bir görevi olmayanların sahaya yansıyan pratiklerinde bile bunun somut işaretlerini görmeye başladık. Van Valisi ve Büyükşehir Belediyesi Kayyumu Murat Zorluoğlu’nun, Erçek Mahallesi sakinleri ile bir araya geldiği buluşmada bir yandan DBP’li belediyenin yaptığı çalışmaları kötülerken, diğer yandan hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı övmesi bunun somut bir örneği oldu. Zorluoğlu konuşma yaparken, onunla aynı masada bölgenin en rütbeli komutanlarının ve il emniyet müdürünün de bulunması dikkat çekiciydi. Zorluoğlu’nun o konuşmasından kısa bir bölüm şöyle: “Yaptığımız hizmetler için biz aracıyız. İşin esas sahibi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır, değerli hükümetimizdir. Bu bakımdan da bunu da hafızamızda tutmalıyız. Türkiye bir dönüm noktası yaşayacak. Haziran 24 Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Allah’ın izniyle ülkemiz bu dönüm noktasını da sorunsuz bir şekilde aşarsa artık hem bölgesinde hem de küresel anlamda büyük bir güç olma yolunda önünde hiçbir engel kalmamış olacak.” (MA, 12 Mayıs 2018)

1990’lı yıllarda gazetecilik yapanlar ve siyaset gündemini yakından izleyenler için bu manzara çok tanıdık gelecektir. 1990’lı yılların ilk yarısından itibaren yapılan seçimlerde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölge illerinde görev yapan valiler ve güvenlik güçleri, Kürt siyasetinin o dönemki temsilcisi DEP’e karşı Refah Partisinin güçlü olduğu kentlerde onu güçlendirmeye, CHP’nin şanslı göründüğü kimi yerlerde de DEP’e karşı CHP’yi güçlendirmeye yönelik pozisyon alırdı.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin siyasal alana tercümesi o dönem o şekildeydi, bu dönemde de ‘güvenlik’, ‘terörle mücadele’ gibi gerekçelerin meşru siyaset ölçülerinin önüne geçirilmesinin işaretlerini şimdiden görüyoruz ve seçim günü dahil olmak üzere bu gayrimeşru gölgenin özellikle belli kritik bölgelerde sandıklara kadar ağırlık koymaya çalışacağını içinden geçtiğimiz süreci özelliklerini bilen herkes görüyor. Bu etkinin olabildiğince kırılması, sınırlanması seçim sonuçları açısından kritik bir önem taşıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son olarak önceki gün BBC’den Zeinab Badawi’nin sorularını yanıtlarken 24 Haziran’da gerçekleşecek seçimlerle ilgili “Kim kazanırsa saygı duyarız” sözlerinin alt metninde ciddi bir saygı ve tahammül kaygısı barındırdığını zaten hissediyorduk. Ve Erdoğan bizi yanıltmayarak aynı günün akşamı Bloomberg TV’ye verdiği röportajda, parlamento seçimlerinde 7 Haziran 2015’teki gibi bir tabloyla karşılaşıldığı durumda yeni seçime gidip gitmeyeceğine dair soruya, “Sistemi çalıştırmayacak herhangi bir gelişmeye fırsat vermeyiz” yanıtını verdi ve ekledi: “7 Haziran’da da sistemi tıkayanlar veya tıkamak isteyenler oldu. Ben cumhurbaşkanı olarak sistemin önünü açtım. Ve hemen bir kasım seçimine gidildi. Kasım seçiminde halkımız, milletimiz ‘Bu böyle olmaz’ dedi. Ve tek başına AK Parti’yi tekrar iktidara getirdi. Ve sistemin önü açıldı, çalışmaya başladı.”

İçerdiği anlam antidemokratik bir tavrın açık itirafı olsa da, yalan söylemeye göre daha gerçek bir beyan bu.

Tüm bu tablo içinde başlayan seçim çalışmalarında, son referandumda ‘hayır’ cephesini oluşturanların belirli bir morali yakaladığına dair işaretler var. Ayrıca ‘hayır’ cephesinde yer alan partilerin seçim güvenliğine dair zaafların takibi açısından iyi bir hazırlık içinde olduklarına dair duyumlar alıyoruz. Ancak handikaplı iki yaklaşımı da özellikle vurgulamak gerekiyor. Barajı aşması 24 Haziran sonrasındaki siyasal tablo açısından kritik önemde olan HDP’nin her durumda yüzde 10’u geçeceğine dair iddialı yaklaşımların da, iktidar ittifakına dair ‘bunlar ne yapar eder yine alır’ yönlü yaklaşımların da aşılması gerekiyor. Öz güvenli bir çalışma, elbette başarının ön koşullarından biri. Ancak rehavete kapı aralayabilecek bir rahatlık da son derece riskli.

www.evrensel.net