Rücu eden 28 Şubat ve dom dom kurşunu


02 Mayıs 2018 04:15

Daha ‘evvel zaman içinde, kalbur saman içinde’ diyerek anlatacağımız kadar eski zamanlar değildi. Tanklar Ankara’nın Sincan ilçesinin sokaklarında geçit yapmış ve dönemin başbakanı 28 Şubat kararlarını imzalamıştı. O görüntü, Erbakan boncuk boncuk terlemiş olarak imzayı atarken, ‘Paşa paşa imzaladı’ başlıkları ile manşetlerden verilmişti.

Yüksek, yargı, medya ve bürokrasinin diğer etkin kurumları, TSK’nin baskısıyla siyasete ‘balans ayarı’ yapmak için harekete geçmiş ve askerin doğrudan yönetime el koyduğu darbelerden farklı olarak, ‘post modern’ bir darbe ile dönemin iktidarı düşürülmüştü. 

O kasvetli zamanlarda, bir siyasetçi de hocasından boşalan koltuğu doldurmaya aday bir hazırlık içindeydi. Kurduğu partinin ‘İslamcı bir parti’ olmadığını altını çizerek söyleyen ve AB’ye girme hedefini ifade ederek, AB ve ABD’nin desteğini arkasına almaya çalışan bu kişi, Erdoğan’dan başkası değildi. Partisinin adı da bu iklimin ihtiyacına yanıt vermek üzere, ‘Ak Parti’ydi. Medya o dönemde bu çıkışı, Erbakan’a karşı bir panzehir olabileceği düşüncesiyle ‘yenilikçiler’ diye niteleyerek destekledi. Böyle bir çıkış, ABD’nin ‘yeşil kuşak’ projesinin bir devamı olarak radikal İslam’a karşı ‘ılımlı İslam’cı hareketleri destekleme düsturuna da uygundu.

Ve halkın, daha önce iktidar olmuş partilerden umudunu kestiği 2001 krizinin ardından gerçekleşen seçimlerde tek başına iktidar koltuğuna oturan Erdoğan, arada karşılaştığı ‘e Muhtıra’nın da sağladığı imkanla kendisini darbenin mağduru olarak sundu ve yüksek yargıda etkin olmak için attığı adımları ‘darbe ile mücadele’ olarak adlandırdı. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin hemen ardından da, bu siyaset yapma yöntemiyle uyumlu bir biçimde ‘Allah’ın bir lütfu’ dedi. Zaman içinde ve çok da şaşırtıcı olmayacak biçimde bu ‘Allah’ın lütfu’ süzünün bugüne kadar darbe ile mücadele etmiş kesimleri de kapsamak üzere, bir siyaset alanı dizaynı olarak nasıl kullanıldığı görüldü, görülüyor. 

‘Yenikapı ruhu’ diyerek sunulan mitingde hemen yanı başında duran Genelkurmay Başkanı Hulisi Akar’ın, son olarak Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İbrahim Kalın ile birlikte, Abdullah Gül’ü 24 Haziran seçimlerinde aday olmaması için ikna etmek üzere ‘ricacı’ olarak devreye girdiği haberleri de gösterdi ki, 28 Şubat generallerinin müebbet hapse mahkum edilmiş olması, onların siyasete tahvil ettikleri ruhun öldüğü anlamına gelmiyor. Kendileri müebbet hapse mahkum edilmiş olsa da, başvurdukları siyaset kurma yöntemleri, bir yöntem olarak bugün de iktidardadır. 

Ve tam da böyle bir zamanda, 4. kez AKP’den milletvekili aday adayı olan şarkıcı İbrahim Tatlıses, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İzmir mitinginde, sanat serüveninin başındayken söylediği ve halkın severek dinlediği ‘Dom dom kurşunu’ şarkısından sonraki herhalde en akılda kalıcı bombasını orta yere bıraktı şu sözlerle: “İdo 2 aylık olmuştu, Erdoğan o zaman belediye başkanıydı. ‘Başkanım bizim evimizin oraya doğalgaz gelmedi, İdo üşüyor’ dedim. Kapattı, 10 dakika sonra döndü ‘yokmuş ama ama ben kendimden vereceğim’ dedi, 2 ay sonra doğalgaz bağlandı ve İdo üşümekten kurtuldu.”

Ancak Tatlıses’in, villasına doğalgaz bağlanma hikayesi olarak anlattığı anı ile İdo Tatlıses’in doğum tarihlerinin tutmadığı fark edildi. İbrahim Tatlıses’in oğlu İdo Tatlıses, 15 Şubat 1992 doğumlu. Yani Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu 27 Mart 1994 tarihinde, Tatlıses’in oğlu İdo yaklaşık 2 yaşındaydı.

Zaten bu noktaya gelmiş biri için, böylesi “ince” farklar pek de önemli değildi açıkçası. Vefa İstanbul’da bir semt adıydı ve beyaz perdede bir inşaat işçisi olarak izlediğimiz, bize yoksul ve güçlü bir sesin yükselişinin bir simgesi olarak o şarkıları söyleyen İbrahim Tatlıses’ten şimdi hala işçi olanlarla aynı dünyanın içinden konuşması beklenemezdi.

Bir de, bundan 6 yıl önce, Adana’da eşi bir yılı aşkın süre işsiz kalan 26 yaşındaki Emine Akçay’ın, 8 aydır kirasını ödeyemeği evde iki çocuğunun ısınması için saç kurutma makinesini çalıştırıp, diğer odada kendini tavana asarak intihar ettiğini de hatırlayınca, İbrahim Tatlıses’in yaşadığı ‘ısı’ sorununun kendisinde nasıl bir iz bırakmış olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. 

‘Gel zaman git zaman’ diye devam ettikçe bu hikayenin daha nerelere kadar gidebileceğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Bizi sorarsanız, bizimkisi de aynı ‘garibanlık’. 28 Şubat döneminde, askeri müdahaleyi eleştiren yazımız nedeniyle ‘TSK’ye hakaret’ten yargılanmıştık, bugün de, Erdoğan’dan, İbrahim Tatlıses’in gösterdiği sıcaklığı esirgeyip, onu eleştirdiğimiz için ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ten savcılara ifade veriyoruz.

Sözün özü aslında yine İbrahim Tatlıses’in bir vakitler söylediği gibi; “Doktor hasta ben hasta/Benden iyi midir ki.”

www.evrensel.net