Demirtaş'ın savunması ve Türkiye'nin barış ile imtihanı


18 Nisan 2018 04:15

Türkiye, ‘güvenlik’ politikalarının sınırlı özgürlük alanlarını da tasfiye etmeye yöneldiği bir dönemde, asırlık bir sorun olan Kürt sorununun barışçıl çözümü ile mesafesi bakımından da kritik bir dönemden geçiyor.

Kürt sorununu ‘terörle mücadele’ meselesine indirgeyen politikaların, bu sorunu daha da derinleştirdiği ve zaman içinde bölgesel bir sorun haline getirdiği biliniyor. Zaman zaman devletin resmi yetkililerinin dahi teslim ettiği bu asırlık gerçeğe rağmen aynı uğursuz politikaların devrede olduğu bir dönemdeyiz.

Bir süredir barışı savunmak risk almakla eş anlamlı hale getirildi. Günümüz açısından barışın savunulması gündemleri içinde üç ana nokta öne çıkıyor. Bunlardan birisi, barış bildirisine imza atmaları nedeniyle üniversitelerden ihraç edilen ve haklarında davalar süren akademisyenler, ikincisi 6 milyon kişinin oyunu almış olan Meclisin üçüncü partisi HDP’nin Eş Genel Başkanları, milletvekilleri, belediye başkanlarının demir parmaklıklar ardında tutulması. Üçüncüsü de, son olarak kayyım atanarak ve tutuklamalarla yayın yapamaz hale getirilmek istenen Kürt medyası.

Bu gündemler içinde Demirtaş’ın davası ve bu davada yaptığı savunma, diğer gündemler arasında kaynamaması gereken bir önem taşıyor.

Demirtaş, 11 Nisan’daki duruşmasında 6-8 Ekim Kobanê olayları ile ilgili olarak Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla İçişleri Bakanı Efkan Ala ile temas kurduklarını ve insanların ölümünün önüne geçmek için koordineli bir çaba içinde olma gayretlerini anlatırken, Efkan Ala’nın, ‘Bizim kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var’ dediğini aktardı ve Efkan Ala’nın da çağrılarak tanık olarak dinlenmesini istedi.

Demirtaş, savunmasının 12 Nisan günü gerçekleşen bölümünde ise, hendek ve barikatlara karşı çıkmaya devam ettiklerini ve çeşitli ilçelerde konuşmalar yaptıklarını aktararak, “Bu ilçelerde yaptığımız konuşmaları ilginç bir şekilde merkez medya vermediği gibi, Kürt medyası da vermedi” dedi.

Elbette burada ‘Neden yer verilmedi?’ sorusunun bu eleştirinin muhatapları tarafından not edilmesi gereken bir önemi var.

Türkiye’de ilk hendek-barikatların, çözüm sürecinin devam ettiği 2014 yılının sonuna doğru Cizre’de ve Diyarbakır-Bingöl kara yolunda ortaya çıktığını hatırlatan Demirtaş, o dönem çözüm süreci heyetinde bulunan İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve DTK Eş Başkanı Hatip Dicle’nin çabası ve gayretiyle, hendeklerin ikna yoluyla kapatıldığını anlattı. 

2015 yazında, hendekler sürecinde Cizre, Silvan, Nusaybin, Silopi, Sur ve başka birçok ilçeye gazeteci olarak gittim ve HDP’li vekillerin ölümlerin önüne geçilmesi, tansiyonun düşürülmesine dair çabalarına tanıklık ettim. Bunlar basına da yansıdı.

Geriye dönüp bakıldığında 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde HDP’nin yüzde 13.1 oy olarak, AKP’nin tek başına iktidarını engelleyen bir siyasal güç haline geldiği hatırlanacaktır. Bu seçim sonuçlarını yok sayan Erdoğan ve partisinin Türkiye’yi götürdüğü 1 Kasım 2015 seçimleri arasındaki süreçte ise, iktidarın çözüm sürecini terk ederek gerilimi yükseltme stratejisi devredeydi. Bu süreçte ‘hendeklerle mücadele’ temel bir manivela olmuş, iktidarın parlamentodaki tabloyu lehine değiştirdiği 1 Kasım’daki seçim sonuçlarına da böyle gelinmişti. Zaman içinde barışı savunma imkanları bakımından da psikolojik barikatların yıkıldığı, barış mücadelesinin bedel ödemeyi en fazla göze alan kesimlerin meselesi haline geldiği bir sürece girildi.

Demirtaş, zor ve özel bir dönemde, önemli bir görevde bulunmuş, kritik görüşme süreçlerinde sorumluluk üstlenmiş bir siyasetçi olarak, anlattıklarıyla bir dönemin tanıklık fotoğrafını ortaya koymuş oldu. 

‘Bundan sonra çözüm süreci buzdolabına kaldırılmıştır’ diyen Erdoğan’ın fotoğrafları, seçim öncesi bir dönemde de olunmamasına rağmen çeşitli gerekçelerle ve her daim kentlerin bilboardlarında, metrolarda karşımıza çıkıyorsa, onu başkan yaptırmama yönündeki talebi en açık biçimde ifade eden Demirtaş’ın neden hapiste olduğunun yanıtı için hukuki bir mana aramaya gerek var mı?

Milliyetçi propagandanın etkisinde olan kesimlerin dahi söylemlerine dönüp bakma gereği duyacağı bir dil tutturmayı başarmış olan Demirtaş, aynı zamanda barışı savunma niyeti ve iradesine sahip herkesi cezalandırmak için de bugün cezaevindedir.

Tam da bu nedenle barışı savunanlar, Demirtaş ve milletvekili arkadaşlarına ödetilen bedeli üzerine alınmalıdır. Risksiz ve konforlu zamanlarda da barışı savunmak günah değil kuşkusuz. Ama biliyoruz ki, zor zamanlarda onu savunmanın hakkını vermeyenlere de yakın durmuyor barış. Tam da bu nedenle Demirtaş’ın savunması ve davası, Türkiye’nin barışla imtihanının da bir parçasıdır. 

www.evrensel.net