‘Sen de cüce şairsin’


01 Nisan 2018 04:59

“İstiklal Caddesi, henüz bankaların, birahanelerin, lahmacun salonlarının işgaline uğramamıştı. Küçük Amerikanlaşıyorduk beş altı yıldır ve kimse, toplumsal ve kültürel değerlerin erozyona uğrayacağını, siyasal patlamalar olacağını, gencecik insanların öldürüleceğini ve öleceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu. Beyoğlu tıpkı bugünkü gibi Babil Kulesi’ydi. Ama daha az taşralıydı: dükkânlardan ‘Caddei Kebir’e canhıraş şarkılar yansımıyor, yağ kokuları insanın burnunun direğini kırmıyordu.”

Ah, canım Ahmet Oktay 1960’lı yılları Gizli Çekmece kitabında böyle tarif ediyor. 

İstiklal Caddesi’nin kalabalığından ve sakinliğinden yürüyen edebiyatçılar ve tiyatrocular geceye hazırlık için Kulis Bar’a gidiyorlardı yavaş yavaş. Edip Cansever, Ahmet Oktay, Özdemir Asaf, Erol Günaydın, Ümit Yaşar, Fethi Naci, Asaf Çiyiltepe, Leyla Erbil, Necati Cumalı, Cemal Süreya, Adalet Cimcoz, Bedri Rahmi, Kemal Tahir, Sait Faik, Bilgesu Erenus gibi nice isimler günün yorgunluğunu Kulis’te atıp yarenlik ediyordu aralarında.

Öyle geniş masalar kurmak için değil ama akşam vakti gidilir, akşam yemeği yenilir ve gecenin ilk adımları atılırdı orada. Atlas Sineması’nın bitişiğinde, Küçük Sahne’nin girişinde aydınlık, ferah ve bir o kadar da temiz bir yerdi Kulis.

İşletmeci Jorj gelenin gidenin kalbini hoş tutan bir adamdı. Belli bir mesafeyi korurdu müdavimleriyle. Durumu olmayanı idare eder, ona kredi açmayı ihmal etmezdi. Borçlu olanla alacaklı olan asla karşı karşıya gelmez, hesabı yazdıran müdavimler ilk fırsatta borcunu tasfiye ederdi.

‘NÂZIM HİKMET TEDİRGİNLİĞİ’
Kulis’e gidilir, kadehler doldurulur ve edebiyat tartışmalarına başlardı müdavimler. Bunca yazar, şair, tiyatrocu bir araya gelecek de işporta tezgâhı açacak değil ya, dönüp dolaşır edebiyata gelirdi söz.

Nâzım Hikmet’in şiirleri yeni yeni yayımlanıyordu Türkiye’de. YÖN dergisi her sayısında bir Nâzım şiiri yayımlıyordu neredeyse. Çetin Altan’ın kapak yapıldığı 5 Mart 1965 tarihli YÖN’ün 101. sayısının 15. sayfasında “Ölülere dair” adlı şiiri vardı. Aynı sayıda Prof. Dr. Muammer Aksoy’un “Sosyal adalet ilkesi karşısında iftira silahı” başlıklı yazısı ayrıca okumaya değer. Biraz daha geri gidelim, 4 Aralık 1964, sayı 88, sayfa 15, “Masalların masalı” şiiri: “Su başında durmuşuz/ Çınarla ben,/ Suda suretimiz çıkıyor/ Çınarla benim,/ Suyun şavkı vuruyor bize çınarla bana.”

Sonra kediler giriyor şiire, güneş ve ömrümüz. Bitimsiz senfoni; şiir yazmanın saadeti.

Az daha ileri bir tarihe gidelim, Kulis Bar’da bizi bekleyen masaya dönüp kadehlerimizi kaldırmaya yelteneceğiz.

Yine YÖN dergisi, 16 Temmuz 1965, sayı 120, sayfa gene 15. Selâhattin Hilav “Nâzım Hikmet Üzerine Notlar ‘Temiz Türkçe’ Denemesi” başlıklı bir yazı yazmış. Hemen yanında Nâzım’ın “Balkon” şiiri. Varna’da bir otelin balkonundan bakıyor ve şöyle diyor şiirin sonunda: “Varna’da bu yaz günü,/ çok hasta, çok muhacir şair için bile, bütün büyük lâflardan uzak/ bir bahtiyarlık – Yaşamak…”

Bütün bunlar oluyor olmasına da Nâzım’ın şiirilerinin Türkiye’de görünür ve okunur olması tedirginlik yaratıyor aynı zamanda. Yukarıda Muammer Aksoy’u boşuna mı andık? Hele 121. sayıda Cahit Tanyol yazısına ne demeli, bugün bile geçerliğini korumuyor mu “vatan haini” olmak? Edebiyat ortamı rahatsızdır, adını koymak istemedikleri bir nedenle hoş karşılamaz Nâzım’ın şiirlerinin yayımlanmasını. Yıl 1965, sayı 109, sayfa 14. Nâzım’ın “Şeyh Bedreddin Destanı”ndan kısa bir bölüm var YÖN’deki sayfada. “Philippe Soupault Nazım Hikmet’i Anlatıyor” başlıklı bir yazı sayfanın yarısını kaplıyor.

Ama Kulis Bar’da fitili ateşleyecek yazı Fethi Naci’den gelmiş, “Nazım Hikmet Tedirginliği”. Daha yazıya başlar başlamaz “Tedirginlik yalnız gerici çevrelerden değil; kimi şairlerimiz, yazarlarımızda da bir Nâzım Hikmet tedirginliği var.” diyor Fethi Naci, sonra döşeniyor ne verdiyse…

Turgay Anar “Mekândan Taşan Edebiyat” adlı kitabında Fethi Naci’nin bu yazıda Edip Cansever’e göndermelerde bulunduğunu yazmaktadır.

Okunuyor efendim. Dergi okunuyor; şiir, öykü, roman, gazete, çeviri okunuyor… Memleketin eli kalem tutan insanları aydınlık bir Türkiye’de barış içinde yaşamak için yazıp duruyor sürekli. Sayfalar boyu tartışıyor insanlar.

Yazının yayımlanmasından sonraki günlerde Kulis Bar’da bir akşam. Selâhattin Hilav, Edip Cansever, Fethi Naci, Nuri Akay oturmaktadır dem masasında. Dönüp dolaşıp Nâzım Hikmet’e geliyor söz. Herkesin söyeleyecek bir sözü var mutlaka. Kendince bir Nâzım var masadaki herkesin kafasında.

Sohbetin ilerleyen dakikalarında Nâzım Hikmet’in “vasat bir şair” olduğunu iddia ediyor Edip Cansever. Ortamı düşününce neler gelmiyor insanın aklına.

Fethi Naci fena içerliyor bu söze, Edip Cansever’e “Nâzım vasat şairse sen de cüce şairsin” diye karşılık veriyor.

Yıllardır arkadaşlık eden, aynı masalarda akşamdan geceye kadeh kaldıran, edebiyattan akraba olan iki insanın arası açılıyor böylece. 

Turgay Anar’ın, Fethi Naci’nin “Anılar” kitabından aktardığına göre, iki dost, iki yıl dargın kalıyor. 

Hamiş 1: Bazı şairler çöpe atacağı dizelerini bize niye çok kısa öykü diye yutturuyor?

Hamiş 2: Ankara ne uzun sözcük.

*Alıntılarda vurgular olduğu gibi aktarılmıştır.

www.evrensel.net