Türkiye-AB ilişkilerinde gerçekler ve nüanslar


28 Mart 2018 04:57

Varna’da önceki gün gerçekleştirilen Türkiye-Avrupa Birliği Zirvesi, ardından yapılan açıklamalar ve sunuluş biçimleriyle birlikte çok boyutlu bir okumayı gerekli kılıyor.

Öncelikle bu zirvenin, Erdoğan’ın kendisine başkanlık yolunu açmaya yönelik referandum sürecinde, içeride elini güçlendirmek için AB ülkeleriyle girdiği ve milliyetçi söylemler açısından dozu yüksek polemiklerin ve sonrasında, bütün dünya ile kavgalı olma lüksü olmadığını görerek, AB ile ilişkileri daha sürdürülebilir bir noktaya çekmeye yönelik girişimlerin ardından gerçekleşmiş olduğunu hatırlamak gerekiyor. 

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi o makamda olduğu sürece Almanya’ya iadesinin mümkün olmayacağını söylediği Gazeteci Deniz Yücel’in, Almanya’nın yürüttüğü diplomasinin ardından mahkeme yüzü dahi görmeden tahliye edilmesi ve uçakla Türkiye’den ayrılması bunun en çarpıcı göstergesiydi.

Erdoğan’ın Varna’da AB liderleriyle görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada da bu yönelimin izlerini görmek mümkün. 

Bunu ele alırken, AB liderleri ile Erdoğan arasındaki görüşmenin sunulma biçimlerini de birlikte ele almak anlamlı olabilir. Türkiye’de birçok basın organı bu görüşmeyi, Anadolu Ajansı’na dayanarak, Erdoğan’ın “Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde zorlu bir dönemi geride bırakmış olmayı umuyoruz” sözleriyle verdi. ABD’nin en önemli gazetelerinden The New York Times ise Reuters Ajansına dayandırdığı haberinde AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’ın, Eroğan ile görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, AB olarak Türkiye’ye kaygılarıyla ilgili sundukları liste konusunda hiçbir olumlu yanıt alamadıklarına ilişkin sözlerini başlığa çıkardı. Basın özgürlüğüne dair karanlık tablo bu liste içinde başlarda yer alıyor.

Dolayısıyla, bu zirvenin Türkiye basınının önemli bir kesiminde gerçekliğin eğilip bükülerek Erdoğan’ın AB perspektifinden kopmamaya yönelik ifadesine dayandırılarak verildiğini, AB liderlerinin Türkiye’den talepleri bakımından ise Türkiye’nin çok uzak bir noktada olduğu gerçeğinin gerilere itildiğini ifade edelim. 

Bu, Varna’daki görüşmenin ortaya koyduğu önemli bir noktayı oluşturuyor. Diğer önemli nokta ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hükümetinin AB ile ilişkilerin ‘açılım’ söylemini öne çıkardıkları dönemlerdeki düzeyinde olamayacağının da bilincinde olan, ancak ABD ile de gerilimli bir sürecin yaşandığı bir dönemde AB ile de sürekli polemiğe dayalı bir ilişkinin yalnızlaştırıcı sonuçlarını görmüş olmanın bir tezahürü olarak okunmalı. Yani üst perdeden efelenme söylemlerinin geriye çekildiği yeni bir ilişki biçimi. 

Tusk’ın, Türkiye’ye mülteciler konusundaki çalışmaları nedeniyle teşekkür edip, Türkiye’nin demokratik standartları geliştirme konusunda çalışmaya devam etmesi gerektiğini ifade etmesi ise, AB olarak Türkiye’ye kaygılarıyla ilgili sundukları liste konusunda olumlu bir yanıt alamadıklarına dair eleştirilerinin zeminini zayıflatan bir etkiye sahip.

Bunun temel nedenlerinin başında ise, Tusk’ın sözlerinde diplomatik olarak aslında bir itiraf anlamına gelen Suriyeli mülteciler konusundaki kendi politikaları geliyor. Erdoğan ve AKP Hükümeti, Suriye sahasında etkili bir aktör olabilmek adına izledikleri politikanın dolaysız bir sonucu olarak mültecilerin Türkiye’de bu düzeydeki varlığına kapı açarken, AB de, sorumlularından biri olduğu Suriye savaşındaki göç trajedisinin yükünü Türkiye’nin sırtına bırakmak adına, AKP iktidarının hak ihlalleri dahil birçok açmazına karşı tolere edici bir eleştiri tonuna doğru geri çekildi.

AB’nin etkin güçlerinin, Türkiye’nin dış politikada Rusya ile girdiği yakınlaşma ve ABD ile yaşadığı gerilimlerin sürecinde, Türkiye üzerindeki etkisini sürdürebilmek bakımından ipleri koparmak değil, sınava tabi tutucu bir denge içinde durma politikasını benimsedikleri görülüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’deki gazeteci davaları başta olmak üzere ifade özgürlüğü ile ilgili diğer başvurularda, ağırdan alarak, Türkiye’de bir cezalandırmaya dönüşen uzun tutukluluğun bir sorumlusu haline gelmiş olmasını da bu dengeler içinde okumak gerekiyor.

Tam da bu nedenle, karşılıklı çıkarlar ve açmazların gölgesinde yürüyen AB-Türkiye ilişkilerini bir samimiyet beklentisi üzerinden test etmeye kalkmak gerçekliği ıskalamak anlamına gelir

Nüansların gerçekliği önemli ölçüde etkilediği bu yeni dengenin Türkiye’de demokrasiye ihtiyacı olan kesimlere söylediği şey ise, gerçek ve kalıcı bir demokratikleşme dinamiğinin ancak içeride verilecek mücadele ile mümkün olabileceğidir.

www.evrensel.net