Tolstoy bizi Afrin'in ötesine götür


21 Mart 2018 04:26

Anlatım gücüyle insanı büyülerken, ele aldığı döneme dair olarak da sağlam bir bilgi kaynağı olan Lev Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ adlı romanı, savaş deyince akla ilk gelenlerdendir. 

1828 doğumlu Tolstoy, doğumundan 20 yıl önceye gittiği Savaş ve Barış’ı yazmak için ciddi bir araştırma yapmıştır. 10 kadar ana karakter ve 600 kadar da yan karakterden oluşan romanının karakterlerine dair mektuplar, biyografiler ve günlükleri okumuş, tüm bunları romanında güçlü bir kurgu içinde yansıtmıştır.  

Aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Tolstoy, 1854 yılında Kırım Savaşı’na subay olarak katılmıştır ve romanında bu deneyiminin etkilerini de bulmak mümkündür. 

Napolyon’un Rusya’yı işgalinin anlatıldığı romanda, ele aldığı döneme dair Rusya’nın sosyal ve ekonomik koşulları, üst sınıfların hayatlarından çarpıcı örnekler ve tüm bunlarla birlikte saray hayatı ile köy ve kasabalardaki hayatların bütünlüklü olarak yansıtıldığı bir Rusya panoraması.

Tolstoy’un 5 yılda yazdığı ve ilk baskısı 1869’da yapılan ‘Savaş ve Barış’, edebiyat tarihinin en iyi romanlarının başında anılmayı hak ederken, yaşadığımız savaş anlarında da bakmayı bilenler için bize döne döne öğreten bir baş yapıttır.

Prusyalı General Von Clausewitz’in “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir” vurgusu, savaşa dair sayısız kitap ve makalede atıf yapılan, savaş konulu panellerin de temel referans cümlelerinden biridir. Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ı, Clausewitz'in savaşa yol veren temel faktör olarak işaret ettiği politikanın kentleri yakıp yıkan, insan hayatlarına son verirken, yaşayanlar üzerinde de derin travmalar bırakan özelliklerini iliklerimize kadar hissettirerek önümüze koyar. 

Dolayısıyla artık Tolstoy’un bu romanından sonra hiçbir modern zaman söylemi ve bu söylemler üzerine kurulu politik söylevler, savaşın içerdiği hakikat konusunda bizi kandıramaz.

Afrin harekatını düşünürken, konuşurken, yazarken Tolstoy’u ve onun bu güçlü eserini yeniden hatırlamak ve hatırlatmak anlamlı olabilir. 

‘Reis bizi Afrin’e götür’ sloganını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı çeşitli toplantılardaki konuşmaları sırasında sıkça duyuyoruz. Çocukların, şehitlik üzerine kurulu politik söylevlerin ve mizansenlerin nesnesi haline getirilmesinin bile popülerleştiği günlerdeyiz. Son olarak da, Kuzey Kıbrıs’ta bir okulda, bir grup öğrenciye ‘asker cenazesi’ gösterisi yaptırılıp, ilkokul öğrencisi bir çocuğun yere yatırılarak üzerine bayrak örtüldüğünü gösteren fotoğrafı gördük. İyi ki orada buna tepki göstererek, “Çocuklarımızı ölümle değil, yaşam ve sevgiyle beslemek hepimizin sorumluluğu olmalıdır” diyen ve konuyla ilgili araştırma başlatacaklarını söyleyen bir milli eğitim bakanı var. 

Afrin konusunda gelinen son nokta ÖSO’nun kente girerken yaptığı yağmaya dair polemik. ÖSO’nun görüntülerle ortada olan hareketlerini eleştirmek bile devletin en üst düzeyinden azarlanmanın konusu haline getiriliyor. Afrin harekatı boyunca bize savaşı gurur duymamız gereken şahane bir şey olarak anlatan medya profesyonellerinin hayatları boyunca hiç savaşın doğrudan kendi hayatları üzerindeki etkisiyle sınanıp sınanmadığını ise baştan geçelim. 

Bütün savaş süreçleri gibi Afrin’i de bütünlüklü görebilmek için koparılan gürültünün ötesine geçmek büyük önem taşıyor. Clausewitz’in ifadesiyle savaşın politikanın başka araçlarla devamı, Lenin’in ifadesiyle de politikanın ekonominin yoğunlaşmış hali olduğunu düşünürsek, Afrin sürecinde kimin nerede durduğunu ve neden böyle durduğunu anlamak da daha mümkün olacaktır.

Rusya’nın Türkiye’yi ABD’nin geleneksel hegemonyasından kurtarıp kendi bölge planlarına dahil edebilmek için ona verdiği izin, AB ülkelerinin Suriye savaşındaki mülteci göçü konusunda Türkiye’nin kendileri için bir kapı işlevi gören durumu nedeniyle takındıkları tolere edici tutum, ABD’nin tüm rezervleriyle birlikte son tahlilde tercihini NATO’daki bölgesel müttefikinden yana kullanması, büyük bir çıkar yoğunlaşmasının ifadesi olan emperyalizmin hareketleri olarak anlaşılmaz değildir. Daha doğrusu sürpriz değildir. Türkiye’nin harekat gerekçeleri olarak Kürt sorunundaki politikasının dolaysız devamı ile birlikte, seçimler öncesi iktidar lehine sağlayacağı umulan politik motivasyon ve silah sanayinin sınandığı bir saha olarak görülen Afrin sürecine eleştirel yaklaşmak da, bu çok faktörlü gerekçeler nedeniyle hışımla karşılanıyor.

Tüm bu tablo içinde birileri ‘Reis bizi Afrin’e götür’derken biz de onun ötesine bakalım: Tolstoy bizi Afrin’in ötesine götür!

www.evrensel.net