Kartal'ın Kumluk'taki masalsı beyaz evi


13 Mart 2018 04:15

Engin Günay’ın “Kartalimeni” adlı kitabı (NotaBene Yayınları 2017) aldı beni 1970’lerin Kartalı’na götürdü. Adeta gözümün önünde canlanıverdi bir zamanların Kartalı. Kumluk, Beyrut’u Ermeni bir ailenin masalsı beyaz evi oradaki. Terkedilmiş bir Ermeni köşkü…

Yukarılarda bir yerlerde Harun Karadeniz ve arkadaşlarının açtığı İşçi Birliği geldi aklıma. Sonra onun başkanı, oralarda bir yerdeki, Soğanlık’ın belediye başkanı olacaktı.

15-16 Haziran öncesi TEKEL işçileri için çıkardığımız ve fabrika önünde dağıttığımız  “Tekel Gerçek” gazetesi geliyor aklıma. Bir de “Partizan” diye bir kuramsal dergimiz vardı. Sungurlar fabrikası işçilerce işgal edildiğinde, orada da “Sungurlar Gerçek” gazetesi çıkıyordu. Karşı yakada da bir işçi birliği vardı. Alibeyköy’de. 

Hey gidi Haydarpaşa ve Eminönü’nün Yağ ve Yemiş İskeleleri.

Bir yeni yetmenin gözü ile aynı zamanda bir işçi semti olan Kartal’da 15-16 Haziran’ın patlak vermesinin anlatılışı. Hemen bir yıl sonra Mahir ve Hüseyin’in Sibel’in evinde kıstırılmaları. Bunun genç ruhlarda yarattığı yansımalar. Bu aynı zamanda toplu linç ya da bir panayır gösterisine dönüşmüş bir operasyon.

Sadece 100 sayfalık bir kitap, ama nasıl bir tarih yedirilmiş içine ustalıkla. Ve bir Yunan tragedyasının tadında…

Bir zaman tünelinde o günlere dönmüş gibi oldum. 

Hey gidi Dragos ve onun adalara deniz altından uzanan kolları. Hey gidi Süreyya Plajı. Hey gidi Ermeni kilisesi. Hey gidi Kalamış Koyu ve Ömer’in salaş kahvesi.

Hayatlarımızı nasıl etkiledi bir 15-16 Haziran, Maltepe’de Mahir ve Hüseyin’in sıkıştırılması.

Bizim kuşak “arkadaş” cenazesini kaldırmaya üniversite yıllarında başladı. İlk cenazemiz Vedat Demircioğlu idi. 6. Filo protestoları sırasında Teknik Üniversite Yurdu basıldığında, pencereden aşağı atılmıştı. İkinci cenazemiz ise, Taylan Özgür, İÜ Talebe Birliği kongresi sırasında sırtından vurulmuştu. Her ikisi de devlet işiydi. Sonra “milis” güçlerine verildi ihale Ankara ve İstanbul’da.  

’78 kuşağı ise daha lise sıralarında, hatta ortaokul. Morgun beyaz mermer masalarında “arkadaş” teşhisi yaptılar. Bunun yarattığı tragedyanın, hele ardından Hades’in bir zift gibi çöken ağır karanlığının travmalarının atlatılması kolay iş değil.

1980 darbesinden bir ay önce Gülhane Parkı karşısındaki Morg’da biz genç gazeteci arkadaşımız Recai Ünal’ı teşhis ederken, yan masada ise, Maltepe Operasyonu Döneminin Başbakanı Nihat Erim yatıyordu. Sahi, o da Dragos’da oturuyordu.

Bu yaşanmışlıkların üzerinde ’78 kuşağından tanıklıklar düzeyinde değil de, edebiyat düzeyinde o dönemin tragedyasını yansıtan güçlü yapıtlar ne yazık ki çok az çıktı.

Şiirde Emirhan Oğuz başardı bunu. “Ateş Hırsızları” ve “Myndos Geçidi” bir doruk oldu bence bu “yitik kuşağı” biraz olsun anlama ve duyumdaşlık içine girmede.

Şimdi Engin Günay’ın aynı zamanda bir şiir tadında olan romanı, bu umudu uyandırdı bende.

Türkiye’de adı konmamış bir iç savaş yaşandı 1971- 1980 arasında, iniş ve çıkışları ile. 

Bu aynı zamanda yaşam alanlarını savunma, bir direniş kavgasıydı. Gecekondu direnişleri ise bunun bir başka boyutu.[RTF bookmark start: _GoBack][RTF bookmark end: _GoBack]
Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” dediğinde, böylesi derin altüstlüklerden sonra edebiyat yapmanın güçlüğüne değinmekteydi bir yerde.
Nazi döneminden sonra Alman edebiyatının toparlanması uzun yılları aldı. Savaştan sonra, genç ölen Borchert’in öyküleri ile ilk uyanışını yaşadı, yine tragedya tadında. Arkasından Heinrich Böll ve Günther Grass geldi.

Engin Günay’ın kitabında da, bir “arkadaşı” yitirmenin yıllara yayılan acısı var, ustaca işlenmiş kurgusunda.

Ölen arkadaşlarından kalan kitaplarla oluşmuş bir sahaf dükkanı ve sahibi Gizemli Sahaf Kartelli. Onun deniz ve adalarla olan tutkulu bağı…Ve bir fırtınada oralarda kayboluşu, Can’ın ona bıraktığı teknenin kayalar üzerindeki kalıntıları…

Kartal’dan Haydarpaşa’ya giden tren, hat boyunca bir masal ülkesini andıran köşkler beldesinden geçerdi. Ve her istasyonda solcuların ya da ülkücülerin egemen olduğu bir bölgeye girerdiniz. Pendik: Ülkücüdür. Oturduğumuz Küçükyalı’da. Ama Kızıltoprak ile Göztepe Devrimci. Kartal Devrimci. Maltepe ise çatışmalı. Aman ha Üsküdar’da elinizde Cumhuriyet, sakın vapura saf saf yürümeyin. 

Can, Maltepe’nin ülkücülerin etkisinden çıkarılması uğraşında yitirir yaşamını. Müzikle iç içe capcanlı bir çocuk. piyanosu ve kitaplarıdır geriye kalan…

O sıralarda Ülkücülerin hattın üst tarafında hakim olduğu Küçükyalı’da oturuyorduk. Bir gün istasyona yürüyerek gelen bir gençlik grubu ile karşılaştık. Halkın Kurtuluşu dergisi okurlarıydılar. Küçükyalı Lisesindeki öğretmenleri, ensesinden vurularak öldürülmüştü. İstasyonun üstündeki Erzincanlıların kahvesi ikide bir bombalanırdı. Artık cam takmıyor, sadece kepenkleri indirmekle yetiniyorlardı. Ülkücüler tarafından. İstasyondaki büyük kahve onlarınki idi, sonunda orası da bombalandı. Çamlık kahvesi ise devrimcilerin koruması altında idi. Kızları uzun yıl Metris’te kalacaktı. Şimdi ise baki kalan bu kubbede hüzün.  

www.evrensel.net