Evsiz yazar


11 Mart 2018 04:57

Merdivenleri tırmanıp dördüncü kata çıktıktan sonra, Papirüs’ün kapısını araladı Muzaffer Buyrukçu. Cemal Süreya’dan başka kimse yoktu içeride, derginin o sayısını paketliyordu şair. Abonelere gönderilecek dergileri hazırlıyordu. Dergicilik dördüncü kattaki bürodan abonelere dergi göndermek değil midir biraz da?

Yazar Buyrukçu şekerli kahvesini yudumluyordu, şair Süreya şekerli çayını... Ankara’dan konuştular, işten bahsettiler, geçim sıkıntısından, dergilerden, yeni çıkan kitaplardan... O günlerin akşamında bir meyhaneye çöküp dirseklerinin nasırına abanarak uzun uzun susmaktan konuştular belki de.

Buyrukçu’ya gene Ankara yolları görünmüştü. Yoksulluğunu koluna takıp gitmişti kentten. Kalacak yer bakıyordu Ankara’da ama ne mümkün. Nakil edildiği kentte geçinmesi ne mümkün. 850 lira maaş alıyordu. 400-500 liraya bir ev kiralasa olacak gibi değildi. Kiraya mülk değil, insana hayat bahşediyordu ev sahipleri şimdi olduğu gibi.

Bir otelde oda kiralasa hani, günlüğü 20 liradan, etti mi sana ayda 600 gayme. Bir ay boyunca dairede işe giden yazarın eline hepi topu, iliksiz kemiksiz, fasılasız nizasız geçen 850 liranın 400 lirasını zaten eve yolluyordu. Kalan parayla ev tutması ya da otelde oda kiralaması mümkün değildi. 

Öğle yemeklerini dışarıda yemeği aklından geçirmiyordu bile. Akşamdan kalan yemekleri sefer tasına koyup yanında götürüyordu memuriyet ettiği yere. A. Kadir’i düşünüyordu bu gibi durumlarda, Rıfat Ilgaz’ı ve daha başka şairleri ve hatta onunla aynı şartlarda çalışan küçük memurları, fabrika işçilerini; o hayatlardan çıkan yazıyı ve şiiri...

1969 yılının Ekim ayı sonlarıydı. Rapor alıp İstanbul’a gelmişti ya Ankara’dan iyi haberler gelmiyordu Buyrukçu’ya. Radyo haberlerinden Ankara’da havanın gittikçe soğuduğunu öğrendiğinde beyninden vurulmuşa dönüyordu. Bir otel odasında dizlerini karnına çekmiş, gittikçe içine kapanmış, iki büklüm olmuş halde düşünüyordu kendini. O yatağın içinde bir virgül gibi kıvrılır olduğunu hissediyordu. 

Kalın bir paltosu da yoktu üstelik. Dostoyevski, Rus edebiyatının modern kaynaklarını kendince açıklarken “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık,” dememiş miydi? Bizim edebiyatımızda bir paltodan çıkmak mümkün değil. Arabesk gibi dursa da gerçek şu ki, edebiyatçılarımızın çoğunun paltosu olmadı zaten. Olan palto varsa aralarında paylaştılar, yoksulluk sırtlarında daima soğuk bir rüzgâr estirirdi. Paltosuz zamanların ayrıntıları Rıfar Ilgaz’ın “Sarı Yazma” kitabında mevcuttur. Buyrukçu da geleneği bozmamış, Ankara ayazına bir palto düşüyle katlanacağını düşünüyordu. Oysa ince siyah bir pardesüden ibaretti sermayesi. Kauçuk ayakkabı ve yün çorap da şarttı üstelik. 

Bir nazire niyetine, bizim öykümüz de belki Sait Faik’in sarı saçlarına değen rüzgârdan, hatta “Alemdağ’da var bir yılan”ın değiştirdiği deriden çıkmıştır.

İşte bunları konuştular Cemal’le. Bir yakını hayata veda etmişti şairin. Kalkıp cenazeye gitmesi gerekiyordu; Zeytinburnu’ndan Bahçelievler’e otobüs var mı, bunu öğrenmek istiyordu. Basınköy’e giden otobüslerin istikametiydi gideceği yer belki de. 

Yanında elma ve yumurta getirmişti Buyrukçu, Papirüs’ün hayata açılan sayfalarından çıkıp cenazede tabut omuzlamak üzere yola çıkan Cemal’e sordu öğle yemeğine gelip gelmeyeceğini. 

“Saat bire kadar gelmezsem yersin,” yanıtını aldı.

Dergide yalnız kalan Buyrukçu kalkıp abonelerin paketlerini yapmaya devam etti. Bir sigara tellendirip acı dumanı çekti içine. Naklinin İstanbul’a alınması için dairenin müdürüyle konuşmuştu ne de olsa, yılbaşına iki ay vardı, sonra olabilir demişti müdür. Gelse nerede kalacaktı ki? 

Ankara işini çözmeliydi. Fahir Aksoy, askerliği bittikten sonra birlikte kaldıkları evden ayrıldığını söylemişti Önay Sözer’in. Eşyasızlıktan ıslık çalan eve bir divan atılabilirdi belki. 250 lira kira desteği verebilirdi Fahir Aksoy’a. Gaziosmanpaşa’da kaloriferli bir evdi.

Atillâ Özkırımlı ile bir eve çıkarlardı belki. Hadi bu da olmadı Patriyot Hayati ne güne duruyor. TKP’nin bütün arşivini kafasında saklı tuttuğu iddia edilen Patriyot’a gidecek, “Oğlum Patriyot, ben geldim, her ay sana iki yüz elli lira vereyim, evinde kalayım. Sana hiçbir yüküm olmaz,” diyebilirdi. Ne de olsa bütün gün işteydi, akşamdan akşama gidecekti zaten eve, hatta akraba sayılırdı Patriyot’un eşiyle...

O sırada içeri Selim İleri girdi. Oradan buradan, dergiden, hikâyelerden konuşurlarken Necati Cumalı belirdi kapıdan. “Ay büyürken uyuyamam” o günlerde kitap olma hayaliyle uykusuz bırakıyordu ama hikâye kitapları hiçbir yayıncının umurunda değildi. Hukukta okuyan Selim İleri’yle avukatlık yapan Necati Cumalı dertleştiler bir zaman.

Ihlamurlar ve mektuplar geldi. Onlar gittikten sonra Ercüment Uçarı belirdi dergide. Fazla kalmadı, yeni sayıdan alıp gitti. Birkaç gün sonra bir meyhanede buluşmak üzere sözleştiler.

Boşluk derinleşiyor, evsiz yazar başını sokacak bir dam altı hayalleri kuruyordu ki Ece Ayhan girdi içeri. O da diğer gelenler gibi Cemal Süreya’yı sordu. Ondan sonra iki yağız delikanlı, onlardan sonra Cemal’in arkadaşı müfettiş Turgut geldi… Boş kaldığı zamanlarda dergi paketlemeyi sürdürdü Buyrukçu, arada o sayıda yayımlanan öyküleri okuyup yazarıyla kavga etti.

Neden sonra Cemal Süreya girdi kapıdan içeri. “Arayan soran oldu mu?” diye sordu.

www.evrensel.net