Sizin hiç canınız sıkılmıyor mu?


04 Mart 2018 03:34

Yorgun bir gülün sabahına uyanıp telaşı emen pencerelerden güne baktığımızda, umudu çoğaltmanın düşleri büyüyor sokakta. Uslanmaz ve biçim bulmaz bir öfkenin koynunda biriken ne varsa yerinde duramayan bir tılsımla emanet ediyor kendini sabaha.

Kırgın bir yalnızlık büyüyor orada; bakışını kendine saklayan hatta içine gömen bir suskunluk. Bir sözcüğe dokunsan yangın çıkacak sanki. Bir sözcüğün saçlarını taramaya kalsan aynalar bakacak yüzüne. Çekip kendini kendi içinden çıksan turnalar kanat çırpacak göğe. 

Bir salkım üzümün gecede çoğalan tadı duruyor damaklarımızda. Bir sürgünden yeni dönmüşüz ama adımlarımız tenha evin içinde. Aydınlanmasını beklediğimiz gün buğulanıyor gittikçe. Metruk bir bina, eski uğultusunu, uykusunu ve rüyasını bekliyor sanki. Su sesini bekler gibi. Hani bir rüzgar vursa savrulacak zamanın aylasında iyiden iyiye. Geriye kalan ne varsa hurdaya dair. Kim dokunacak o kapının koluna derin bir bilinmezlik. O müphem duygu. 

Bir vurgun yemişiz sanki, dibe daldıkça deniz kızının tılsımlı sesi daha derine çağırıyor. Gitsen bilmediğin bir adres, kalsan kendinle bir başınalığın, dönüp geri gitsen dünya bilindik karmaşasında. Makamsız dayak yediğimiz bu memleketin peşrevi ne olabilir ki başka?

***

Oturup bir ağacın sesine bakıyorum orada. Fena halde asabi adamlar geçiyor kuş sesleri yerine. Derin mevzular düşünüyor gibiler. Mevzu derinleştikçe yaprağın yeşili şaşırıyor olan bitene. 

O ağacın sesinden mutsuz kadınlar geçiyor. Onlar konuştukça eşitlik ilkesi susuyor. Dar koridorlarında hümanist cinayetler işlenen adalet saraylarında darbuka dile geliyor. Yaprağın yalnızlığa değdiği yerde başlıyor güz. Kar yağmayan kışlardan geçiyor olabiliriz; ama evladının cesedini çuvala koyup sırtlayan babanın tipideki kederini unuttuğumuzu kim inkar edebilir.

Kaç zaman geçti, gömlek cebimizde sevdiceğimizin fotoğrafını değil ilgili markanın amblemini taşıyoruz. Reklam nesnesiyiz.

Kaç zaman geçti cüzdanımızda sevdiceğimizin fotoğrafı yerine bir bankanın kredi kartını taşıyoruz. Talanın gönüllü çıkmazıyız.

Kaç zaman geçti ezberimizdeki telefon numaralarını unuttuk. Cep telefonuna kaydettiğimiz numaralarla telefon rehberlerini, defterleri, kalemleri, mürekkepleri üzdük. Nesnelerin yalnızlaşacağı, kullanımdan kalkacağı, unutulacağı gelmedi aklımıza. Susku suikastına müptela kişileriz.

Ulaşmak için bir “konum at” komutu yetiyor. Gitmenin, dönmenin ve yeniden gitmenin unutulduğunu nasıl açıklayacağız kalbimizin odalarına?

Devam etmek için yaylı çalgıların ses vermesi mi gerekiyor? Bitimsiz yabancılaşmanın anahtarını asmışız boynumuza. Ağırlığını duyumsayacak zamanımız yok üstelik, üzülecek kadar kendimize zaman ayırdığımızı kim iddia edebilir, ne hakla?

Genel yayın yönetmeni hayata veda edince kapanan bir yayınevinin ne yapacağını bilmeyen şairleri yanıtlamalı bunları belki de, hani namus işçisiydik? Doğal afet ablaları/abileri atölyelerden ve festivallerden zaman bulursa, asıl onların da yanıtlaması ricasıyla. Belediye bandosunda mızıka çalmaktan izin aldıklarında iyimser yanıtlarını bekliyoruz. Bekliyor muyuz? Üstelik soru bile yok ortada. Soru olması gerekiyor mu, bu da ayrı mesele.

Linç biraz da unutmakla tamamlıyor kendini. Kurulduğu günden bu yana “çıt çıkmasını” istemeyen iktidarların nefesini soluyoruz. Ranzalar geçiyor edebiyatımızda, voltalar, mahkemeler, ipe sapa gelmez idam fermanları. Karşı durmaktan bir an bile çekinmediğimizi kim yadsıyabilir? Ne hakla? Ama işte aksayan bir şeyler var ve adını arıyor. Görkemli bir aşk gibi mesela. Kapanan bir dergiyi yeniden çıkarmak gibi mesela. İşte Resimli Ay, az ötede sadece bir sayı çıkmasına rağmen edebiyatımızın vazgeçilmezi Küllük tırmalıyor belleğimizi, Yeryüzü dergisi içimizden biri, Berabere bir meyhanede devamı oldu onun, a dergisi bir özgürlük manifestosu ile son buldu; ama Yeni a tılsımlı bir boşluğa ses verdi. Kelimeler kendimizi ihbar etmek için değilse nedir ki? 

Papirüs’ün hikayesini yeniden yazmaya, anımsatmaya gerek var mı? Halkın Dostları’nın muhalefette kalarak nasıl yamandığını ve transfer ataklarını mı yazalım yeniden yeniden sayın. Yok canım orası çok karanlık, Ahmet Say, Türkiye Yazıları’na dair söyleyeceklerinden önce emin olun öncesine dair kalp kıran ve hayrete düşüren ayrıntılar paylaştı Ağaçlar Çiçekteydi kitabında.

657 sayılı KHK ile 300. sayısına bir kala kapatıldığında Evrensel Kültür, o ayki sayısının kapağının baskısını aynı gece matbaada durduran dergilerin olduğu yalan mı? Acıya ve aşka dair evet dizeler; ama kapısına dayandığımız yağma bizden zorla alınanlardan oluşuyor. Ayrıntı Dergi bir vicdan timsali olarak ses veriyor Evrensel Kültür özel sayısıyla, üstelik içeriğine milim dokunmayarak.

Yeni e kalbimizdir, vesselam!

Sözü çok dolandırdım, gözlerim sızdı gözlerinize ansızın. Gecenin bir vakti, Turgut Uyar’ın Karacan Yayınları’ndan 1982 yılında çıkan Kayayı Delen İncir’i çıktı karşıma belki de, ama yalnızlıkla ama aşkla.

Neyse şimdi bitirelim yol uzun, mevzu derin. Devlet ve susku dergi kapatır daima hanımlar beyler.

Fırsatı olan Ahmet Erhan’ın James Dean şiirini okusun, olmayan olandan fırsat yaratsın kendine. Canı sıkılmayan insanlara oradaki bir sorudan yanıtımız var en azından.

Hamiş: Evvel zamanda Ankara’dan İstanbul’a göç ederdi şairler, bir İzmir modası başladı, hayırdır?

www.evrensel.net