Sürgün kediler gazeli


25 Şubat 2018 04:15

Çok eski bir şarkının saçlarını tarıyor rüzgar sanki. Uzağa dair ayrıntıları sürükleyip yeni sorularla harmanlıyor nedenlerini.

Uzun susmalara ve dinlenip yeniden susmalara açıyor kapısını sözcükler. Komşular eski. Erik ağacı susuyor orada, az ileride yaşlı bir kiraz ağacı soluklanıyor. Nasıl da mahcup yal-nızlığından. Oysa dokunmanın ve çiçek açmanın şarkısı büyüyor dallarında.

Uzun saçlarını geceye armağan eden bir şairin çocukluğu eskiyor fotoğraflarda. Rüzgardan ödünç bir suskunluk büyütü-yor. Uykuyla uyanıklık arası Mardin’den ödünç bir şişe şarapla zamana dokunuyor. Orada gülümsüyor kediler, Frida Kahlo ve şiir kitapları.

Bardaktaki suyu üzmekten çekinen insanların dünyasına kusulan öfke tasarlanıyor az ileride. Tank paletlerine methiye dizmek için sıraya giren güruh aşkı ve anıları incitiyor. Burada yaralanıyor söz. Burada yokuşa sürüyor anlam kendini.

Sevgili bir sabaha uyanmanın uykusu burada kana bulanıyor ve şiir de büküyor boynunu, evet. Tasarlanmış bir kötülüğün tohumları saçıldıkça mezarlar semiriyor. Toprak yabancılaşıyor kendi kokusuna. 

Bir dağın suskunluğu çöküyor sevince sanki. Gölgesinde dinlendiğimiz çınar ağaçları yangınla tehdit ediliyor. Sokakların sesine güman ediyoruz; aşka ve barışa açılan kapılardan geçmek için, aşka ve barışa gülümseyen sabahlara uyanmak için ısrar birikiyor içimizde.

Kendinden menkul bir yas büyüyor içimizde. Geceden kalan ve gittikçe çoğalan soruların perçemini yırtmak için yekinmek gerektiğini biliyor olmanın yanardağı patlıyor içimizde.

Mecbur olmakla beklemek arasında kendini sınıyor zaman. Herkesin elinde bir karanfil nicedir. Sızıyla ya da öfkeyle rengi solan bir toplam bu. Güçlü olan yakasına takıyor onu sadece ve sadece onun için bir anlam ifade etsin istiyor. 

Bu karmaşanın şarkıları çalıyor meydanlarda. Kuşatılmış bir kentin çocuklarıyız ve sanki şimdiki zamanı değil “Esir Şehrin İnsanları” adına Kâmil Bey’i temsilen buradayız. Orada kırgın bir aşk, müflis bir kederin konağında soluklanıyor. Ahşap yalnızlaşıyor içten içe. sayfalar dolusu demli çay sonra, sayfalar dolusu Kemal Tahir. Değişen ne ki, değişmeyen ne ki? 

Ayakkabılar ve esvaplar mı ömrümüzün özeti?

Oysa işte o karmaşadan beslenen ve beslendikçe kendi gururundan başı dönen bir yalnızlık var karşımızda sadece. Diz çökmeden yaşayanlar çoğaldıkça bir kilit daha vuruluyor hapishane koğuşlarının kapısına.

Tozlanmış taşra yollarından nereye giderse hüzün, bir dalgınlık çoğalıyor orada. Yerini yadırgıyor mutluluk. Fiyakalı adamlar geçiyor yoldan, fiyakalı cümleler kurmak ve kendine dair kılmak için doğru olmayanı. 

Böyle böyle bir fincan kahvenin buğusu değiyor mutfak penceresine. Bozkırdan dünyaya açılan bir cümlede olmak isteyen sözcükler sırasını bekliyor. Uykunun parmakları dinleniyor orada ve yeni günün içinde biriken yalnızlık kendine neden arıyor.

Bahçede büyüyen otların sesini duymak için kulak kesildikçe, sürgün edilmiş kedilerin boşluğuyla üşüyorum ben. Hani elimi uzatsam Ahmet Erhan ile şarap iç-meye gidecekmişiz gibi. Paramız olsa yemek de yiyeceğiz üstelik. Bir koltuk meyhanesinde uzaklara bakıp memlekete efkarlanacağız, evet. İçimizden kalkan tren nerede duracak belli değil.

Bunları anlatıyorum konuyu değiştirmek için, suskuyu çoğaltmak için hatta ve susmak için. Bir hastane odasının loşluğundan, ilaç kokusundan ve yalnızlıktan bahsediyorum.

Oysa işte vapura binip bir yakadan diğerine geçmenin bedeli ne ki? Kurak iklimi kundaklayanlar için de sözümüz olmalı denizin üstünde seyir halindeyken.

Sayıklamaları çoğaltıp yola çıkıyorum sonra. Hayata sorduğum sorular bir okul bahçesinin teneffüsündeki cıvıltıda kayboluyor.

İnsan odur ki elleri barut kokar, insan odur ki eller sardunya yaprağı kokar, insan odur ki elleri kan ya da cinayet kokar.

www.evrensel.net