Özelleştirmenin çarpık mantığı


22 Şubat 2018 04:15

Türkiye’de yılların birikimiyle kurulan ülkenin en temel üretim tesisleri, üretimin yanı sıra istihdama, sosyal ve ekonomik kalkınmaya önemli katkıları bulunmuş kamuya ait fabrika ve tesisler geçtiğimiz yıllar içinde birer birer özelleştirilerek kapatıldı. Hükümetin son olarak 14 şeker fabrikasını özelleştirme kararı alması, elde kalan son kamu işletmelerinin zaman içinde birer birer elden çıkarılacağını ve ‘uygun fiyatlarla’ satılacağını gösteriyor.   

Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de özelleştirme uygulamalarının çarpık bir mantık üzerine oturduğunu söylemek mümkün. Özelleştirmenin temel amacı olarak, adalet ve güvenlik (polis, ordu vb.) hizmetleri ile özel sektörün rağbet etmediği altyapı hizmetleri dışındaki tüm mal ve hizmet üretiminin özel sektöre bırakılması gösteriliyor ve bu gerekçe yıllardır ekonomi politikalarının temelinde yer alıyor. Bu anlamda özelleştirmenin temel hedefinin kamusal üretimi yok etmek, özelleştirme üzerinden yerli ve yabancı sermaye için yeni kâr alanları açmak olduğu görülüyor. 

1986 yılında başlayan Türkiye’nin özelleştirme serüveninde, bilinçli politikalarla zarar ettirilen kamu işletmelerinin adım adım tasfiye edildiği. Kamu işletmeleri zarar ediyor yalanıyla yola çıkanlar, en çok kâr edenleri ilk önce sattılar. Kamuya ait üretim tesisleri yok pahasına özelleştirilirken, çoğunun binaları yıkıldı, makineler hurdacıya gitti. Başta TEKEL fabrikaları olmak üzere, çok sayıda fabrikanın arsasına ya alışveriş merkezi yapıldı ya da daha yüksek rant geliri elde edilecek şekilde değerlendirildi. 

Türkiye’de özelleştirmelerin en yoğun yaşandığı dönemin 2002 sonrası olması tesadüf değil. 1986 yılından bugüne kadar yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelir 68 milyar dolar iken, bu rakamın yüzde 87’si (59.2 milyar TL) tek başına geçtiğimiz 15 yıl içinde AKP iktidarı döneminde yapıldı. Bugüne kadar özelleştirmeyle ilgili çok sayıda yasal düzenleme yapılsa da, çoğu zaman kendi çıkardıkları yasalara aykırı hareket ettiler. Geçtiğimiz yıllarda aralarında şeker fabrikalarının da olduğu çok sayıda özelleştirme kararını iptal eden yargı kararları çeşitli bahanelerle uygulanmadı. 

AKP iktidara geldiğinde kamu iktisadi teşebbüslerinde (KİT) çalışan işçi sayısı 384 binken, bugün bu rakam 134 bin civarında. Üstelik KİT’lerde çalışan işçilerin sadece üçte biri (44 bini) ‘sürekli işçi’ statüsünde bulunuyor. Geriye kalanlar memur, sözleşmeli, kapsam dışı ve geçişi işçilerden oluşuyor. Özelleştirme kapsamında olan şeker fabrikalarında çalışan kadrolu işçi sayısı 5 bin 512, geçici işçi sayısı 3 bin 13 iken, taşeron işçi sayısı 10 binin üzerinde. KİT’lerde çalışan taşeron işçilerin yılan hikayesine dönen ‘taşerona kadro’ kapsamı dışında bırakılmasını yeni özelleştirmelerin işareti olarak görmek mümkün. 

Yıllarca özelleştirmelerden büyük gelirler elde edileceği, bu gelirlerin yatırım için kullanılacağı iddia edilmesine rağmen, özelleştirmelerin bırakalım yeni gelir kaynakları yaratmayı, sonuçları itibariyle ciddi gelir kaybına yol açtığı görülüyor. Yüksek kârlar elde eden kurumların özelleştirilmesi nedeniyle kamu, milyarlarca dolar gelir ve vergi kaybına uğrarken, özelleştirme politikalarının toplumun bugününe ve geleceğine maliyetinin çok daha ağır olduğunu anlaşılıyor. Bugüne kadar yapılan özelleştirmeler nedeniyle bütçeye girmeyen gelir, halka daha fazla vergi yükü, daha fazla zam ve daha az kamu hizmeti olarak yansıyor. 

Bugüne kadar gerçekleştirilen özelleştirme uygulamaları ve sonuçları, özelleştirmeden elde edilen gelirlerin üretimden çok, büyük ölçüde vadesi gelen borçların finansmanı için kullanılması, elde satacak fabrika ya da işletme kalmayınca ne yapılacağı sorusunu akla getiriyor.

www.evrensel.net