Üç şair üç durum: Yaşlılık, tutukluluk, çevirmenlik


18 Şubat 2018 04:57

YAŞLILIK

El ele tutuşup Bahariye’deki evlerinden Kadıköy’e indi eşinin yanında Melih Cevdet. Güneşli bir gün müydü, kapalı mıydı hava bilmiyorum. Yağmur ya da kar olmadığı kesin. Yolda yürürken balkonlardaki saksılara baktılar mı, eskicilerin sesleri çalındı mı kulaklarına buna da emin değilim. Geçerken hani bir sahafa uğradılar belki, ne var ne yok bir göz atacaktı ama acelesi vardı ikilinin. İstanbul’a gideceklerdi. Tıpkı bugün Silivri dolaylarından olduğu gibi, Kadıköy yakasından karşıya geçmenin adı “İstanbul’a gitmek”ti. 

Vapur yerine dolmuşu tercih ettiler. Boğaz Köprüsü’nden geçip Taksim’e çıkacaklar, İstanbul’da olmanın sevincini yaşayacaklardı. Belki bir meyhaneye oturup arkadaşlarıyla sözcükleri yoracaklardı, bir film gelmişti kente, falanca mağazaya yeni ürünler ya da boşluk nedendi evden çıkmalarına.

Altunizade’den kıvrılıp köprüye doğru yol alan dolmuşu polis durdurdu o sıra. En arkada, eşinin yanında huzur ve sükunetle oturuyordu Melih Cevdet ve o sıralar 14 Şubat Sevgililer Günü falan gündeminde değildi kimsenin. Elinde bir demet çiçekle bir yere yetişmeye çalışmıyordu kimse, pastaneler, meyhaneler, barlar iki kişilik özel menüler ve masalar ayırmıyordu kimseye.

Kenera çekip park etti boğaz sırtlarında dolmuş. Açık kapıdan kimlikleri topladı ve yolcuların aşağı inmesini istedi polis. Yaş olarak en kıdemlisiydi yolcuların Melih Bey; o da kafa kağıdını polise uzatıp dolmuştan inmek için yekindi ama nafile.

- Beybaba, dedi polis şaire, kimlik vemene gerek yok, otur orada sen, aşağı inmene gerek yok.

“Utandım,” demişti olayı arkadaşlarına anlatırken. 

TUTUKLULUK

12 Mart’tan sonra Cevat Çapan da evi basılan akademisyenler arasındaydı. Evi basıldı basılmasına ya mesele biraz da alt katta oturan üniversite öğrencileriydi. Evi tutmaları için onlara kefil olmuştu Cevat Hoca. TİP’li çocuklar olarak tanıtmışlardı kendilerini; Mahir Çayan ve Yusuf Küpeli vardı aralarında alt komşuların. Evi basan polis Cevat Hoca’ya sordu komşu-larını ama evi tutan gençlerle polisin aradığı gençlerin adları tutmuyordu birbirini. 

İşler ev aramasında karıştı, Cevat Hoca’ya yumrukla saldırdı polis, kafası kanıyordu. MİT’ten 1. Şubeden yetkililer olduğu gibi bir tümgeneral bile vardı evin basılması anında. Doçent Cevat’ın oturduğu eski ahşap konağa burnunun ucuyla baktı general ve azarladı onu: Utanmıyor musun böyle külüstür bir evde oturmaktan, dedi. Az ötede şömine yanıyordu. Şöyle böyle çekip gittiler neden sonra.

Tahsin Yücel’in doçentlik tezi onaylanacaktı, okula gitmesi gerekiyordu Hocanın. Başı sarılı halde üniversiteye gitti, soranlara polisten dayak yediğini söyledi; hemen gidip rektöre şikayet edelim yanıtını aldı. Toplantı halindelerdi o sırada, toplantı bittiğinde herkes çekilip gitmişti, rektöre gidecekler arasında bir tek Minâ Urgan kalmıştı. İkisi gittikleri yerde rektörü bulamayınca bundan da vazgeçtiler. 

Devlet hemen vazgeçmez; bir hafta sonra iki sivil polis eve gelip 1. Şubeye götürdü Cevat Hoca’yı. Bir ay uzak kaldı evden, Sansaryan Han’da konakladı. Oradan Selimiye’ye uzadı yolculuk. Soruların karşılığında bir sonuç çıkmadı tabii. Selimiye’de askeri savcı sorguya çekti  yine bir şey yok. Salındı. Olur mu olur, bir hafta sonra yine 1. Şube polisleri dayandı kapıya. Şubeden Selimiye’ye uzanan yolda askeri hakim kararıyla tutuklandı. Bir hücreye attılar o gece, sonrasında bir odaya aldılar onu. Bir şişe kolonya duruyordu odada. Az önce Yılmaz Güney’in çıktığı yere Cevat Çapan gelmişti. İki subay ve bir sivil daha var tutuklular arasında; subaylardan biri Mahir Çayan’ın Maltepe Cezaevinden kaçmasına yardım ettiği gerekçesiyle tutuklu. Bir de hava subayı vardı içlerinde.

- Hocam bu işlerden hiç anlamam ben, galiba çapkınlıktan tutukladılar beni, dedi bir konuşmalarında. 

Hoca orada İngilizce dersler verdi, durumuyla alay etmenin yollarını buldular nihayet. Sonrası mı? Dilekçeler, itirazlar derken salıverildi Cevat Hoca. Kızıldere Katliamı’nın gazetelere yansıdığı günün akşamı karavana kaşık sallayıp İngilizce dersine başlayacakları sırada, gelen nöbetçi subayla gece vakti hakim huzuruna çıkarıldı.

Sakal bıraktığı için karşısındaki doçenti azarladı hakim. Tahliyesine karar veren hakim “sol irtica” diye nitelediği sakalını kesmesi için söz aldı Cevat Hoca’dan.

ÇEVİRMENLİK

Orhan Veli’nin ölümünden sonra bulunan kağıtlar arasında, hani hey gidi diş fırçasına sarılı şiiri değil kasıt, William Saroyan’a ait bir öykünün çevirisi de vardı. Hoşgör Köftecisinden öğrendiğimiz ve bize altı çizildiği kadarıyla şöyle demiş 49. sayfanın sondan bir önceki cümlesinde:

“Elbise giyen, dünyada oturan, çalışması, para kazanması gereken, havayla, suyla yaşayamayan mahluklar için aşk, fazla güzel bir şey.”

www.evrensel.net