Kurtuluş ve batış modellerinden ‘mütaşrik’ faşizm


16 Şubat 2018 04:52

Osmanlının dağılma süreci ile birlikte artış gösteren Türkleşelim mi, İslamcılaşalım mı, Muasırlaşalım mı arayışları etrafında istibdat mı demokrasi mi tartışmalarının da eşlik ettiği çöküş ve kurtuluş modellerini kıyaslayarak bugüne dair tanımlama yapmak ve birkaç çıkarımda bulunmak, yine bir “beka” sorunu yaşanan şu günlerde yararlı olabilir.

II. Abdülhamit’in İstibdat-Din-Mühendislik Modeli: Abdülhamit modeli istibdat (sıkı takip, baskı, sopa, zindan, korku), sadakat kulluk yaşam biçimi anlamında din (dincileştirme-İslamcılaştırma) ve imparatorluğun dünya ile rekabet edebilmesi için modern okul-teknoloji anlayışına dayanmaktadır. Daha sonraları milli görüşün, özellikle de Erbakan’ın maneviyat ve ileri teknoloji söylemi II. Abdülhamit modelinin bir tür temsili sayılabilir.

İttihat ve Terakki Modeli: “Sorun/fikir” odaklı “düzen” ve aynı zamanda “ilerleme” (kalkınma, dünya ile rekabet edebilme, dünya devleti olabilme) arayışı doğru bir kalkış noktası olabilirdi, ama henüz olgunlaşamadan çok acı olayların dahli oldu. 

Ziya Gökalp’in Pozitivist Sentez Modeli: Gökalp’in sentezlemesi kültürel öğesinin (farkının) Türkçülük, ahlaki öğesinin yani ilişkileri tanımlayıcı öğesinin İslam, kalkınmasının  (Batı gibi teknolojik ve bilimsel gelişmenin yakalanabilmesinin) pozitif bilim olduğu bir düzendir.

Cumhuriyetin Uygar Türk Modeli: M. Kemal ve Cumhuriyetin kurucu fikri ise İslamcılığın hem Türkçülüğü (Türklerin medeni yaşam biçimleri ve anlayışlarını geliştirmelerini) hem de iktisadi ve siyasal üstünlüklerini (muasırlaşmayı) çeldiğini, Z. Gökalp’in İslamcılaşma fikrinin makul bir düzeyde tutulmasını, Türkçülüğün de muasırlaşmayla uyumlulaştırılmasını, Dünya uygarlığının yakalanması için ana unsur olarak muasırlaşmayı (bilim-fen,felsefe, sanat, teknolojide gelişmeyi) esas alıyor. “Muasır bir Türk devleti (Muasır Türklük) en çetrefil problemlerinden biri olmaya bugün de devam ediyor. “Muasır Türkçülük veya Muasır Türk milliyetçiliği” bilim felsefe ile ulusal kimlik arasındaki ilişkinin nasıl oluşacağı konusunda, sonuçta “ulusal kimlik” kurgusunda “Türklüğün rolünün” nasıl ve ne kadar olacağı konusunda daha açık ve kabul edilebilir bir anlayışı göstermek durumunda bulunuyor. Buradaki ana problemlerden biri “kültür” anlayışı monist-tekçi mi yoksa “çoğulcu” mu, bir açıklık bulunmamasıdır. Tekçiliğe doğru evrildiğinde ayrımcılık ve dışlama ona eşlik etmektedir.

Bahçeli’nin Taşeron Milliyetçilik Modeli: Bahçeli her ne kadar “milliyetçi” kanattan gözükse de “Türkçülük” vurgusu giderek kaybolmakta olup “dincilik” konusunda da herhangi bir formülü bulunmamaktadır. Bilim, felsefe, sanat ile ilişkisi ise Ziya Gökalp ile hiç kıyaslanamaz zayıflıkta olup Türkeş’ten ise çok daha geri düzeydedir. Benim kanaatim ne Türkeş’in ne de Bahçeli’nin bir uygarlaşma (kalkınma ve dünya devleti olma) formülleri yoktur. Geriye çıplak bir militarizm ve çıkar ilişkileri kalmaktadır. Uygarlaşma modeli de zayıf kalınca Türkeş-Bahçeli modeli, her şeyin “taşeronlaştığı” bir “TAŞERON milliyetçilik” konumuna oturmaktadır.

Erdoğan’ın Müteahhit Faşizm Modeli: Abdülhamit modeline istibdat ve dincilik konusunda belli bir benzerlik gösterse de, Abdülhamit’in dünya devleti olabilmek için okul-kalkınma arayışı, Erbakan’ın mühendislik-yüksek teknoloji arayışı Erdoğan’ın çok eksik kaldığı, hatta hiç de anlamadığı ve yönelmediği bir durumu oluşturmaktadır. Öyle ki II. Abdülhamit medreselere çok destek olmamış, modern okulları (iptidai ve rüştiyeleri) ise neredeyse tüm Anadolu’ya yaygınlaştırmıştır. Erdoğan’ın ve ekibinin eğitim ve okul anlayışı Abdülhamit’ten çok çok geri ve dinci bir anlayıştır, şeriatçı bir anlayıştır. Abdülhamit’in de Gökalp’in de bir uygarlaşım modeli bulunmaktadır, Erdoğan-AKP modelinde bir uygarlık modeli yoktur.

II.Abdülhamit’in uygarlık-kalkınma anlayışına cumhuriyetçiler mi AKP’liler mi daha yakın diye sorulsa, benim kanaatim, cumhuriyetçilerin daha yakın olduğu yönündedir. AKP-Erdoğan’ın Abdülhamit yakınlaşması daha çok din ve istibdat konusundadır, meşrutiyetin-Anayasa’nın rafa kaldırılması konusundadır ancak aradaki fark bir uygarlaşma modellerinin hemen hiç bulunmamasıdır. Geriye “müteahhitlik-taşeronluk-tarikat-kompradorluk” kalmaktadır. 

Erdoğan-AKP dönemi İtalyan Faşizmi ve Avusturya’daki Astrofaşizme daha yakın bulunuyor. İdeolojik olarak etnosantrizm (dinci milliyetçiliğe, kilise, ırk ve ailenin öne çıkarılmasına) ve rejim olarak güçlü liderlik (reislik, padişahlık-sultanlık, büyük diktatör, “Führer”) kültüne dayanan faşizm 1920’lerde yükselmeye başlamış, ABD’de Cumhuriyetçi Partinin uyguladığı McCarthycilik (makkartizm) ile doruğuna çıkmıştır. 

İlla da bir ad vermek gerekirse, benim kanaatim, bu gidişatın “Mütaşrik faşizm” (müteahhit taşeron tarikat bloku) olduğudur.

Umarım yanılıyorumdur. Yoksa “mütaşrik” faşizmin gerek Türkiye’de gerekse Ortadoğu’da (en yakını Irak ve Suriye’de) olası sonuçları çok ağır olacaktır.

www.evrensel.net