Zamanla uyumlu etkileşimler


10 Şubat 2018 01:28

Günümüzün dincilik ya da gericilik politikalarının zamana ters gittiği görüntüsü aslında aldatıcıdır. Türkiye’nin siyasi dinciliğe savrulması, sosyolojik olarak anakronik gibi görülebilir olmakla beraber, zamana oldukça uygundur. Giderek yoğunlaşan dincilik sermaye ile emekçi kesim arasında gizemli yakınlık oluşturduğundan yoğun sömürüye rağmen sistemin sürdürülmesine hizmet etmektedir. Böylece, sermaye de, siyasi temsilcisi olan iktidar mensupları da durumdan oldukça mutludurlar. Zaman olgusunu takvim yaprağı ile değil de kapitalist süreçle ele aldığımızda, zaman ilerlemiyor, geriliyor. Hal böyle olunca, sistemin bekası amacıyla ona uyum sağlama mekanizmaları da zamana uymakta gecikmiyor.

İnsanlık Modern Çağ’da akılcı davranmaya başladıkça savaşlara savrulması aklın değil, kapitalizmin eseridir. Savaşa sürüklenirken çeşitli buluş ve icatlar da yine kapitalizmin eseridir. Bu anlatımda çelişkili olan Akılcılık Çağı’nda savaşlara sürüklenmek değil, sistemi sorgulamamaktır. Bunun sebebi de, her dönemde olduğu gibi, Akılcılık Çağı’nda da “bilinç” ve ”yanlış bilinç” oluşumlarının sermaye ve emek kesimlerinde asimetrik şekillenmesidir. Kısacası, sermaye kesimi üretim ilişkisindeki konumu neticesinde yüksek bilince ulaşırken, emekçi kesim yanlış bilince savrularak rasyonel olarak beklenen sistemik refleksleri geliştiremez.

Geçen haftalarda bir grup solcu dost büyük bir isabetle “halkçılık” kavramı üzerinde kafa yordu. Halkçılık salt üretimden hakça pay almak ve/veya kalkınmanın külfetini hakça paylaşmak olarak görülemez. Halkçılık salt ekonomik anlamda görece eşitlik olarak da değerlendirilemez. Bunların tümünün yanında ve üzerinde halkçılık, insanların eşit ya da yakın bilinç düzeyi oluşturacak şekilde ekonomik ve siyasi faaliyette bulunmaları ortamının sağlaması politikasıdır. Kırsallığın ve Asya tipi feodal yapının hakim olduğu bir dönemde, toprak ağaları ve emperyalizmin iştahını kabartan bu yapıyı kırarcasına parti programına halkçılık ilkesini koyan ve politikalarını ona göre belirleyen bir siyasi örgüt halkın yanındadır. 

Peki, neden ve nasıl oldu da cumhuriyetin ilk yıllarında, 1927 yılında böyle bir program uygulanabildi de, şimdilerde ise ters yönde gidiş olarak algılanan dinciliğe savruluyoruz? Bu sorunun yanıtı, Türkiye’nin farklı dünya koşullarındaki konumu bağlamında verilebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında emperyalistler açısından Türkiye komünizme karşı gerekli idi; günümüzde ise, reel sosyalizm tehlikesi kalktığından, Türkiye kapitalist sömürü için gereklidir. Dünya ahvalindeki değişim ve siyasilerin güce teslimiyeti karşısındaki tutumu dönemsel politika farklılığını ortaya koyar.

Cumhuriyet yöneticilerinin kapitalist dünyada halkçılığı savunmaları, sistem içinde kalarak, onların burjuva demokrasisi oluşturma anlayışını yansıtır. Günümüz politikacılarının halkı ayrıştırarak dinciliğe savrulması ise, demokrasiden kopuşu ve emperyalizme savrulma sürecini yansıtır. Bu manzarada günümüzün dincilik politikası halkçılık değil, tam tersi, emperyalizme uyumlu siyasilerin de tercihi doğrultusunda, gerileyen kapitalizmin çevre ülkeler üzerine çöken sömürü gücü altında, toplumsal hak ve yarara aykırı şekilde geliştirilip uygulanan uyum politikasıdır. Kutsal duyguların sömürülmesi yoluyla çok ciddi baskı unsuru olan dincilik, özünde demokrasi sorunudur. Kapitalist sömürünün suhuletle sürdürülebilmesi, siyasi erk ile uluslararası sermaye arasında örtülü iş birliğini gerektirdiğinden, içte demokrasi uygulaması, kamu yatırımları ve genel politika gibi politika araçları söz konusu iş birliği sürecine göre şekillendirilir. Ekonomik baskı yoğunluğu karşısında demokrasinin kısıtlanması, aydın düşmanlığı, dinciliğin yaygınlaştırılması vb. gibi politikaların anlaşılabilmesi için konuların parçalı ele alınması yanlıştır. Zira, salt dincilik ya da insan hakları vb. gibi konuların münferiden ele alınması genel tabloda görüntüyü karartırken, asıl hedef bulanıklaşır.

www.evrensel.net