İstibdat rejimi


01 Şubat 2018 04:15

İktidarın, iç ve dış politikada attığı adımları, baskıcı ve tehdit dolu uygulamalarını eleştiren, itiraz eden herkesin ‘vatan haini’ olmakla suçlandığı bir dönemden geçiliyor. Ülkenin içinden geçmekte olduğu zorlu dönemi baskıyla, zorbalıkla ve tehditle güçlendirilmiş bir ‘istibdat rejimi’ (baskı rejimi) ile aşmaya çalışanlar, topluma dayatılan ezberlerin karşısında duran, iktidarın politikalarını eleştiren herkesi ‘bertaraf’ edilmesi gereken odaklar olarak görüp hedef gösteriliyorlar. 

Geçtiğimiz yıllar içinde iktidar, kendisi için tehdit olarak gördüğü bütün kurumları adım adım etkisiz hale getirilip, tamamına yakını kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirdi ve kullanmaya başladı. Sadece kurumsal anlamda değil, yargıdan, orduya, eğitimden, yazılı ve görsel medyaya kadar geniş bir alanda mutlak bir hakimiyet sağlandı. 

Siyasal sistemin, rejimin adı ne olursa olsun, pratikte benzer özellikler gösteren istibdat rejimlerinin ortak özelliği, ‘güçlü’ bir lider ve onun kimliğinde cisimleşen bir partinin toplumsal ve siyasal yaşamın her alanda temel belirleyici olması, herkesin lidere koşulsuz biat ve itaat etmesidir. Bu durum, kaçınılmaz olarak, tek tek bireylerin (yurttaş, gazeteci, yazar, aydın vb) ve kurumların (sendikalar, odalar, emek ve meslek örgütleri vb) iktidardan bağımsız, onun düşünce ve eylemlerine aykırı tutum almasını, iktidarın politika ve uygulamalarına itiraz etme hakkının tamamen ortadan kaldırılmasını gerektirir. 

Türkiye’de uzun bir süredir iktidarın baskıcı politika ve uygulamalarına karşı çıkanların, kimi zaman açık açık hedef gösterilerek, kimi zaman da ‘bağımsız ve tarafsız’ olduğu iddia edilen yargı kıskacına alınarak sindirilmek istendiğine ilişkin çok sayıda örnek yaşandı. İktidarın iç ve dış politikada hayata geçirdiği ve milyonlarca insanı etkileyen kararlarını eleştiren, atılan yanlış adımların karşısında düşüncelerini ifade ederek tutum belirleyenler, iktidarın hoşuna gitmeyen açıklamalar, hatta sosyal medya paylaşımları yapanlar, gözaltı ve tutuklamalarla susturulmaya ve sindirilmeye çalışılıyor. 

Cumhurbaşkanı’nın kendisine ve politikalarına itiraz eden hemen herkesi ‘vatan haini’ olarak tanımlaması, basına yönelik sansür ve cezalandırma uygulamaları, son olarak mesleki sorumlulukları gereği ölümün karşısında yaşamı savunan Türk Tabipleri Birliği (TTB) örneğinde yaşandığı gibi, açık açık hedef göstererek tehdit etmesi, sonrasında TTB Merkez Konsey üyelerinin evlerinin basılarak gözaltına alınması, pek çok yönden II. Abdulhamit zamanındaki istibdat döneminin güncel versiyonu olan ağır bir ‘siyasi baskı rejimi’ ile karşı karşıyayız. 

İktidarın sadece kendi politikalarını, kendi düşünce ve davranışları doğru kabul edip, itiraz edenlere, aykırı düşünceler ileri süren emek ve meslek örgütlerine karşı geçmişten beri büyük bir tahammülsüzlük içinde olduğu biliniyor. OHAL uygulamalarına karşı çıkanlar, haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı itiraz edenlere karşı kullanılan hakaret ve tehdit dolu ifadeler, iktidar ve yandaşlarının genel siyaset tarzı haline gelmiş durumda. 

Türkiye’de, olağanüstü hal yöntemi olarak kendisini hissettiren baskı rejiminin giderek daha ‘işlevsel’ hale getirilmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan her sözü ‘emir’ telakki edilip, ona göre harekete geçen çarpık bir hukuk sistemi içinde ‘suçun’ ve ‘suçlunun’ belirlenmesinde yasaların değil, Cumhurbaşkanı ve iktidar temsilcilerinin belirleyici olmasının sonuçları ortada. 

Hangi gerekçeyle olursa olsun,ülkeyi halkın, emekçilerin değil, sadece ve sadece iktidarın çıkarları doğrultusunda ayrıştırarak, ‘istibdat rejimi’ne özgü yol ve yöntemlerle yönetmek isteyenlerin, attıkları her adımda en küçük bir hesap verme kaygısı gütmeden hareket etmesinin önümüzdeki süreçte ağır ekonomik ve siyasi sonuçlarının olması kaçınılmaz görünüyor.

www.evrensel.net