Yeditepe’den insan manzaraları


28 Ocak 2018 04:55

Garip’in kapağını da yapmışlığı vardı elbet, Balkıs’ın da. Öfkeyle ve kısa sürede okurdu gazeteleri Agop Arad. Yüksek sesle okuduğu manşetlerle dalga geçer, kısa sürede  savurup atardı elindekini. Sigarayı bırakırdı sık sık. Ağzında boş bir ağızlıkla dolaşırdı o zaman. Muzaffer Burukçu, Agop Arad’ı görmek üzere Tarabya’daki evine gitti, onu evde bulamayınca top sahasına çevirdi yolunu. Don atlet sahanın içindeydi Agop Arad, ha bire düdük öttüyordu. O düdük çaldıkça, “Yaşşaa baba!” nidaları yükseliyordu seyirciden.

Yeditepe Yayınları’nın kitap kapaklarını yapıyordu Agop Arad. Çeşitli gazetelerin başlıkları için resim çiziyordu ayrıca.

Sait Faik, Yeditepe’nin kapısından içeri girip Hüsamettin Bozok’a elindeki ilaç şişelerini göstererek konuşmaya başlamıştı. “Otuz lira ver de sana bir hikâye vereyim.” demişti.

“Vereyim ama senin hikâyen bana otuz liralık dergi sattırmaz ki,” karşılığını vermişti Bozok.

Sarı Sait durur mu, öfkesiyle meşhur aynı zamanda. “Bundan sonra her akşam gelip buraya oturacağım, sana bedava hikâye verenlere engel olacağım.” yanıtını yapıştırmıştı anında.

***

Yeditepe’den çıkıp Gaskonyalı Toma’nın loş olduğu kadar pis, küçük olduğu kadar basık meyhanesine giderdi Edip Cansever, Salâh Birsel ve Muzaffer Buyrukçu. Izgarada pişirdiği palamutları masaya servis ederken İtalyanca şarkılar söylerdi Toma. Edip Cansever ile Salâh Birsel balık, Muzaffer Buyrukçu da pirzola ya da köfte yerdi. Herkes balık yediği için belki, belki de edebiyatçı olmanın balık yemekten geçtiği düşünüldüğünden o zamanlarda, balıktan uzak dururudu Buyrukçu.

***

Cemal Süreya, Ankara’dan uzaklaşıp İstanbul’a geldiği günün akşamı, Hüsamettin Bozok’un evinde toplandı dönemin edebiyatçıları. Edip Cansever, Orhan Kemal, Agop Arad, Muzaffer Buyrukçu vardı masada. Rakı şişeleri peş peşe açılıyordu Cemal Süreya şerefine. “Ne iyi etmişiz de doğmuşuz,” diye kadeh kaldırdı o gece Hüsamettin Bozok.

Kısa süre sonra Fatih’te bir eve yerleşti Cemal Süreya. Edip Cansever’e yakın bir ev tutmuştu. Yakın bir ilişki doğmuştu İkinci Yeni’nin iki şairi arasında. Her sabah saat yedi buçuk dedi mi bir araya gelirlerdi. Evlerine yakın bir caddenin kenarında üstü otel, altı kahve olan mekânda buluşup saatlerce konuşurlardı.

Fısıltı gazetesi durur mu? Kulaktan kulağa yayıldı ikilinin sabah buluşması. Cemal Süreya ile Edip Cansever’in o kahvede buluştuklarını duyan herkes sabahın erken saatinde yan masada yerini almış olurdu. Erken gelenler bir umut ikilinin kahveye gelmesini bekliyordu mecburen.
Ama o kahvede değil Yeditepe’de tanıştı Eflâtun Cem Güney ile Cemal Süreya. Yakın zamanda genç yaştaki oğlunu kaybetmişti Eflâtun Cem, acısı yüzünden okunuyordu. İleri derecede miyop gözlerini kısarak bakıyordu dünyaya ve karşısındaki insanlara. Tevazu doluydu, kibar bir insandı.

“Sen ne yazarsın evladım?” diye sordu Cemal Süreya’ya.
“Şiir yazarım, efendim.”
Çantasından yeni kitabını çıkardı Eflâtun Cem Güney. Muzaffer Buyrukçu’nun “Sıcak İlişkiler” adlı kitabında yer aldığı kadarıyla şunları yazdı: “Çok hassas ve içli şiirlerine hayran olduğum ve okurken büyük bir zevk duyduğum (burada tekrar Cemal Süreya’nın adını sormuştu) Cemal Süreya Beyefendiye.”

***

Rivayettir. Ankara yılları tebessümle anılır İlhan Berk’in. İstanbul’a her geldiğinde Ankara’dan hikâyeleri de gelirdi. Yeditepe bir uğrak yeriydi ve orada birikirdi hikâyeler. Belki gerçekti, belki bir kuşak arkadaşlarına takılmaktan hoşlanıyordu, kimbilir. Ankara’da kapıları çalıp “affedersiniz büyük şair İlhan Berk burada mı oturuyor?” diye sorduğu aktarılır kulaktan kulağa…

***

1 Nisan 1950 yılında yayın hayatına başlayan Yeditepe bir uğrak yeriydi kuşkusuz. Çıkışıyla büyük etki yaratmıştı edebiyatımızda. Yeditepe’de yazmaktan onur duyan bir kuşak yetiştirmişti aynı zamanda. Yazarlara olduğu kadar okurlara da kapısı açık bir dergiydi. Toplumsal sorunlara yönelen bir gerçekliği edebiyatın olanaklarından yararlanarak yazı gündemine taşıyordu. Hüsamettin Bozok edebî akımlara meraklı bir insandı. Sinemaya, tiyatroya, konserlere, resim ve heykel sergileri açılışına giderdi sürekli.  1974 yılına kadar aralıksız yayımlandı dergi. 1979 yılına kadar ara verdi ve tekrar matbaaya gittiğinde 1984 yılına kadar devam etti yayın hayatına. “Yeditepe hiçbir zaman okul olmadı ama yüzü Batı’ya dönük, yenilikçi, avangard bir sanattan yana oldu. Serbest bir kürsü gibiydi. “ sözleriyle özetledi dergiyi Hüsamettin Bozok.
Yayıncılığı ayrı bir yerde durdu Yeditepe’nin. Cep kitapları boyutunda [RTF bookmark start: _GoBack][RTF bookmark end: _GoBack]250 kitap yayımladı. Dağlarca’nın, Nevzat Üstün’ün, Sadık Deniz ve daha nice şair, yazar ve eleştirmenin kitapları Yeditepe Yayınları’ndan çıktı.
Telefonla sordum kendisine de nerede ne zaman yazdığını anımsayamadı Ahmet Say. Milliyet Blog’da Oğuz Tümbaş’ın yazısından alıntılayarak Ahmet Say’ın cümlelerini aktarıyorum: “Hüsamettin Bozok bizim kuşağın yani ‘30’lu ‘40’lı yıllarda doğmuş olanların yol göstericisidir. Yayınladığı Yeditepe adlı dergiyle edebiyatın yaygınlaşması bakımından büyük hizmetleri olmuş bir yayıncıydı. Varlık’la hemen hemen aynı yıllarda başa baş yayın yaptı Hüsamettin Bozok. Yeditepe’nin Varlık’tan ayrılan yanları şunlardı: Varlık dergisi daha çok bürokratlara, hatta köy öğretmenlerine kadar uzanıyordu. Belki kitlesi bu yüzden daha fazlaydı. Yeditepe dergisi ise daha çok entelektüellerin dergisiydi.”

www.evrensel.net