Halklar dayanışması için daha çok çaba


25 Ocak 2018 04:57

Erdoğan yönetimi ülkeyi savaş ortamına sürükledi. Savaş, “milli çıkarlar - milli dava”yla gerekçelendirildiğinde, milliyetçilik, şovenizm, gericilik, baskı ve terörde yoğunlaşma zirve yapma olanağı bulur. Tersinden söylenirse bunların zirve yapması gereksinme haline gelmişse, bunun yollarından biri olarak içeriye ve dışarıya yönelik savaşlara başvurulur. Böylesi bir zamandayız ve emekçi halk kitleleri, savaşın hangi politikaların ürünü olduğunu, ne tür gelişmelerin sonucu olarak gündeme geldiğini, hangi amaçlarla bağlandığını ve kime hizmet ettiğini sorgulama yerine, sermaye iktidarı ile savaştan beslenen medya madrabazlarının estirdiği rüzgara kapılarak hedef gösterilene karşı saldırıların daha güçlü yürütülmesi yönündeki söylemi güçlendirmeye yönelirlerse, farkında olmadan kendi bedenleri, zihinleri ve “insan olma” erdemine baltayı vurmuş olurlar.  

Sermaye gazete ve televizyonları, “Türkiye vatan savaşında”, “Kürt koridoru dağıtılacak”, “Hainleri vurduk”, “Kahraman mehmetçik ilerliyor” türü “çarpıcı” başlıklarla “Türk milli galeyanı”nı en üst seviyede canlandırmaya ve canlı tutmaya çalışıyor. Haber spikerleri, muhabirler, yorumcular, “emekli askerler ve büyükelçiler”, “güvenlik uzmanı” adıyla boy gösteren kontra savaşçılar, bombardıman uçaklarıyla tankların kumanda mevkiindeki genarelleri kıskandıracak bir “maharet”le, savaş heyecanını canlı tutmaya çalışıyor; “teröristleri yok etme”nin sevincini  “paylaştırmak” için yanıp tutuşuyorlar. Genelkurmay Başkanı, “Bir tek terörist kalmayana kadar” savaşın sürdürüleceğini açıkladı. Asıl başkomutan benim diyen T. Erdoğan “Geri adım atmak yok!” diye “daha ileri”leri hedef gösteriyor!

Türk ordusu kime karşı savaşıyor? Bu soruyu sormak bile “suç” kategorisine alındı. Barıştan sözetmek, halkların birbirlerine kırdırılmasına karşı çıkmak, “savaş halindeki ülke, millet ve devlete karşı eylemde bulunmak”la eş gösteriliyor. Erdoğan, Kürtlere karşı politikanın ve emperyalistler arası paylaşım kavgalarına bağlanan yayılmacı emellerin ürünü olarak tırmandırılan savaşın reddini ihanetle eş göstererek, kim karşı çıkarsa diyor, “Ezer geçeriz!” Faşist-ırkçı “politikanın iktidar merdivenlerindeki tırmanışına bakarak mest olan Bahçeli, “Ya Afrin yıkılacak ya da teroristler yakılacak!” ajitasyonuyla mehterana marş çaldırıyor. Ve Diyanet Başkanlığı, “Müslüman kardeşlerimiz” söyleminin yalandan ibaret olduğunu teyid ederek Kürtlere karşı askeri harekatın “zaferi için”, camilerde “Fetih Duası” okutuyor! Fethe kalkışılan neresi ve niçin? Sormak yok, inanın ve düşün arkama diyor yöneten!

Bugünkü baş aktörü T. Erdoğan olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, öncekiler bir yana son kırk yıldır Kürt direnişine karşı, eski genelkurmay başkanlarından D. Güreş’in deyişiyle “düşük yoğunluklu savaş” yürütüyor. Erdoğan yönetimi altında bu savaş, yayılmacı politikayla dolaysızca bağlı biçimde düzeyi ve cephesi genişletilerek bölge düzeyinde ve ülke içinde ve fakat “her cephede” savaşa dönüştürüldü. Bundandır ki, “Operasyonun hedefi Kürt kardeşlerimiz değil. Olay terör koridorunu bizim yok etme meselesidir” söylemi, devletin Kürt politikasıyla birlikte, yayılmacı “Yeni Osmanlıcı” politikayı maskeleme işlevlidir.  

Erdoğan iktidarı ve genelkurmayın Afrin’den sürdürerek “35 km. derinlikte geniş bir güvenlik alanı” (ancak bu bölgenin Türkiye’nin ilhak bölgesi olması Rusya ve ABD tarafından onanmasına bağlıdır) oluşturmasının mümkün olup olmaması; Kürtlere ve bölgenin öteki halklarına karşı girişilen askeri hakekâtın başarıya ulaşıp ulaşmaması, bu bakımdan, izlenen daha kapsamlı politikanın güncele dair bir türevi olarak öne çıkmıştır. 

Bugün geniş halk kitleleri açısından karşı karşıya gelinen katı gerçekler en özet haliyle şöyledir: Devlet iktidarını ellerinde tutanlar ülkeyi ve bölgeyi ateş çemberinde tutan emperyalistlerle birlikte, -bu onlarla çıkar dalaşını, çelişkilerinden yararlanarak pay isteminde bulunmayı, petrol, doğal gaz kaynaklarıyla ulaşım yolları üzerine sürmekte olan ve çeşitli biçimleriyle daha uzun süre devam edeceği görünebilen çatışmalar ortamından fırsat yaratma politikasını dışlamaz- ülke ve bölge halklarını birbirlerine kırdırmayı “vatan ve millet çıkarı ve savunması”yla ilişkilendirerek kitleleri, asla kendi yararlarına olmayan bu politikalara seferber etme çabasındadırlar. Bu savaşın hedefinde yer alanların ilk planda ve ilk sırada Kürtler ve eşit halklar istemiyle sürdürdükleri mücadeleleri olduğu çok açıktır. Ama saldırıların hedefi bununla sınırlı değildir. Saldırı, içerde ve dışarda barıştan, demokrasiden, hak eşitliği ve siyasal özgürlüklerden yana olan herkese yöneliktir. “Ezer geçeriz!” tehdidindeki militarist içerik hafife alınır türden değildir. Askeri harekâta yön veren politika; bu politikanın halklar arası dostluğu dinamitleyen karakteri ve onun besleyip büyüttüğü şövenizm zehri, “milli bir şerbet” olarak tatlandırılmak ve kitlelere içirilmek isteniyor. Bu türden yayılmacı askeri politikaların milliyetçi hezeyanlarla kitle seferberliğini teşvik ettikleri, şovenist-ırkçı ve faşist ideolojik akım ve politikaları besleyip güçlendirdikleri tarihin kaydıdır. Faşizmi inşa süreçlerinde yukarıdan askeri-politik darbelerle ve aşağıdan kitlelerin yedeklenmesini içeren çalışmalarla yol alındığı biliniyor. Erdoğan yönetiminin faşizmi inşa sürecini başarıyla tamamlamak, bunun bir unsuru olarak “başkanlık seçimi”ni garanti etmek için de böylesi “hamle”lere gereksinim duyduğu-duyacağı doğrudur. Ancak bu izlenen politikanın sadece bir unsurudur. Bölge üzerine güç politikalarında “benim de yerim var” ilanı ve bu doğrultuda girişilen yayılmacı manevralar-bunların başarı olasılığından bağımsız olarak gözardı edilemez. Yeterli güce sahip olsaydı Erdoğan yönetiminin Ortadoğu’da daha büyük maceralardan kaçınmayacağından kuşku duymak için burjuva politikasından bihaber olmak gerekirdi. Bu saldırı aynı zamanda bir güç gösterisi özelliği taşımaktadır ve militarizmin günden güne güç kazandığını görmek gerekir.

Bir diğer önemli ders, şimdi yüzyüze yeniden gelinen ve yaşanılan gelişmelerin bir kez daha gösterdiği üzere, emperyalist güçlerle onların iş birlikçilerine asla ve asla güven duyulamayacağıdır. Halkların kardeşliği ve eşit haklara dayalı bir arada ya da karşılıklı haklarına saygı temelinde ayrı ayrı yaşamalarının koşulu da, halk ve özgürlük düşmanı bu gerici güçlere karşı birleşme ve dayanışmadır. Afrin’e yapılan ya da daha da devamı olacağı söylenen askeri harekatların Rusya ve ABD’nin “oluru”  alınarak başlatıldığı ve sürdürüldüğü çok açıktır. Bunu Erdoğan ve genelkurmay karargahı da reddetmiyor. Irak Kürdistanı’ndaki referandum sonrası gelişmelerde ABD’nin rolü bir diğer göstergeydi. Bölge gericilikleriyle onların şu ya da bu biçimde işbirliği içinde oldukları büyük emperyalist güçlerin bölgedeki varlığı halkların savaş ve saldırı tehditi altında tutulmaları ve birbirlerine karşı savaşlara sürülmelerini potansiyel bir tehdit olarak canlı tutmaktadır. Bugün yeniden ve berrak biçimde açıklık kazanan ve halklar yararına olan tek seçenek, barış, dostluk ve siyasal özgürlüklerin bu düşmanlarını yenilgiye uğratacak emekçi mücadelesinin geliştirilmesi için yol, yöntem, araç ve tutumların geliştirilip güçlendirilmesidir. Bu zor, ve fakat zorunlu olan tek yoldur.

www.evrensel.net