Barışa taraf olmak


25 Ocak 2018 04:54

AKP’nin iç ve dış politikada yaşadığı sıkışmışlıktan kurtulmak için başlattığı Afrin operasyonu, yoğun ve ‘tek taraflı’ propaganda eşliğinde sürdürülüyor. İktidar, operasyona gerekçe olarak her ne kadar ‘sınır güvenliği’ni gösterse de, asıl amacın hem iç, hem de dış politikada yaşanan sorunları geri plana itmek, çeşitli yönlerden sorgulanmaya başlanan hükümetin elini güçlendirmek olduğu çok açık. 

OHAL’in etkisiyle giderek ağırlaşan ekonomik ve toplumsal sorunlar, işsizlik, enflasyon, taşeronların kadro talebi, metal işçilerinin peş peşe aldığı grev kararları vb. gibi gündemlerin giderek artan savaş çığlıkları arasında şimdiden kaybolup gitmeye başladı. 

Türkiye’de uzun süredir ‘savaş’ ve ‘barış’ kavramları üzerinden artan siyasal saflaşma ve kutuplaştırma siyasetinin böylesine etkili bir gündem başlığı üzerinden yeniden gündeme getirilmesi, son dönemde, tek tek işyerlerinde ortak sorunlar etrafında yaşanan bir araya gelişleri ve ortak tutumları kaçınılmaz olarak etkileyecek, yeni ayrışma ve saflaşmaları gündeme getirecektir.  

Benimsenen savaş politikaları nedeniyle emekçilerin saflarında yaşanan karşı karşıya gelişler, iktidarın ve patronların kazanılmış haklarına saldırırken daha cesaretli davranmalarına neden olur. En temel haklarına yönelik saldırılar karşısında bile tek vücut olarak hareket edemeyenlerin savaş dönemlerinde toplumun diğer kesimlerine göre çok daha fazla zarar gördüğü tarihsel deneyimlerle sabittir.

Savaş isteyenler, açık açık ve savaş propagandası yapanlar ‘kahraman’ ilan edilirken, ‘Savaşa hayır’ diyenler, ölümü değil yaşamı savunanlar ve barıştan yana olduğunu söyleyenler tehdit ediliyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ya da linç edilmeye çalışılıyor. 

Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen, Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş gibi bazı işçi ve memur konfederasyonları, ne kadar ‘sivil’ oldukları tartışmalı olan kimi ‘sivil toplum örgütleri’, yazılı ve görsel medyanın çok büyük bir bölümü, bugüne kadar iktidar karşıtı gibi görünüp onlarla aynı dili ve söylemleri kullananlar, AKP’nin iktidarını ve yeni rejimi tahkim etme stratejisine doğrudan yedeklenmiş durumda. 

Sendikaların ekonomik, demokratik ve sosyal haklar mücadelesinde olduğu kadar, yapıları ve bileşimleri gereği savaşı ya da ölümü değil, ısrarla ve inatla yaşamı ve yaşatmayı savunmaları gerekir. Kendisini emek örgütü olarak ifade eden bir sendikanın işçiler, emekçiler ve halklar için yıkım anlamına gelen bir konuda iktidar ve patronlarla aynı safta yer alması büyük bir çelişkidir.

Savaş politikalarından en olumsuz etkilenenlerin işçi, emekçi ve halklar olduğu bilinmesine rağmen, ağızlarını her açtıklarında savaşı ve ölümü kutsayanların karşısında olmak, barışı, yaşamı ve yaşatmayı savunanların yanında yer almak, herkesten önce emekçilerin ve sendikaların sorumluluğu ve görevi olmak zorundadır.  

Barışı kazanmak ve korumak, emekçilerin ve tüm insanlığın geleceğini kazanmak açısından önemlidir. Bu nedenle barış mücadelesini, iş ve ekmek mücadelesi başta olmak üzere, demokrasi ve özgürlük mücadelesinden ayrı ve bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Kendileri gibi düşünmeyenler dışındaki herkesin hedef gösterildiği, sürekli tehdit altında olduğu, hukukun uzun süredir askıda olduğu, en temel hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığı bir ülkede ne emekçilerin hak mücadelesi vermesi ne de eşit ve özgür bireyler olarak barış içinde, bir arada yaşamaları söz konusudur. Bu nedenle işçi ve emekçiler için tek seçenek, iktidarın savaş politikalarına değil, sadece ve sadece barışa taraf olmaktır. Hem ülkenin, hem de emekçilerin çıkarları bunu gerektirir.

www.evrensel.net