'Bir gece ansızın gelebiliriz' siyaseti kime yarıyor?


16 Ocak 2018 04:11

Türkiye’nin dış politikası bir zamandan beri, “Bir gece ansızın gelebiliriz”, “Vurduk mu oturturuz”, “Türkiye’nin ulusal güvenliği sınırlarının ötesinden başlar” gibi sloganlarla yönetiliyor.

2007’den itibaren yönelinen “aktif dış politika” ve “yeni Osmanlıcı” diye bilinen girişimler, Suriye başta olmak üzere bölgede ve dünyada açmaza girince, bu açmazlar silahla, asker gücüyle aşılmaya çalışılıyor. Bunu “Fırat Kalkanı operasyonu”yla açık biçimde gördük.

İdlib’de Rusya ve Suriye rejimiyle (elbette İran’la da) karşı karşıya gelinmesi, “Soçi’de yapılacak toplantıya kimlerin çağırılacağı konusunda sorunlar çıkması, karşısında Türkiye’nin Menbic ve Afrin’e yönelik bir askeri harekata girişileceği iddiaları da giderek büyümektedir.

ABD’DEN ‘SINIR GÜVENLİK GÜCÜ’ AÇIKLAMASI

Menbic’de, Aşiret ve Kabileler Yüksek Kurulunun İstanbul toplantısında alınan kararlar doğrultusunda harekete geçtiği haberleri de medya üstünden yayılarak, “Bir askeri müdahale için şartların oluştuğu” imajı kamuoyunda da güçlendirilmek istenmektedir. 

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da birkaç günden beri, “Bir hafta içinde ne olduğunu görecekler” diyerek, bir askeri harekat için düğmeye basıldığını açıkça söylemektedir. 

Tam da Cumhurbaşkanın motive ettiği, “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganı AKP’nin mitinge dönüştürülen il kongrelerinde haykırılırken, ABD cenahından yapılan açıklama, gündemi daha da “ısıtan” bir gelişme oldu.

The Defense Post sitesine konuşan Uluslararası Koalisyonun Sözcüsü Albay Thomas Veale, “Koalisyon, Suriye Demokratik Güçleri’yle (SDG) birlikte Suriye’de yeni sınır güvenlik gücü kurmak ve bu gücü eğitmek için çalışıyor. Nihai amacımız, yaklaşık 30 bin kişilik bir güç oluşturmak”(*) ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, “ABD, PYD-YPG’ye verdiği desteği sona erdireceği yerde bu terör örgütünü meşrulaştırmaya ve bölgede kalıcı hâle getirmeye yönelik endişe verici adımlar atmaktadır. Bu durumun kabul edilmesi kesinlikle mümkün değildir... gerekli tedbirler alınacaktır” denildi.

HALKLARIN GERÇEK BİR BARIŞA İHTİYACI VAR

Türkiye’nin, askeri güçle bölgede kendi politikasını kabul ettirme çizgisi, sınırın her iki tarafında da saldırganlığı zorunlu kılıyor. Çünkü sınırın her iki tarafında da Kürt nüfus çoğunluğu vardır. Ancak, sürekli bir teyakkuz halinin ve“direnişçi güçler”in mücadelesiyle karşı karşıya kalmanın yaratacağı sorunların üstesinden gelmenin kolay olmadığını yakın tarihteki halk mücadelelerinde gördük. Nitekim ABD Irak’ta bunu sürdüremedi. 

Bu yüzden de bırakın Afrin’i, Menbic’i, Türkiye bütün Kuzey Suriye’yi ve IKBY coğrafyasını askeri olarak ele geçirse bile bunun sürdürülebilirliği yoktur. 

Yani; AKP-Erdoğan yönetiminin geldiği dış politika çizgisi ve bu çizginin merkezinde olan Suriye politikası sürdürülebilir değildir.

Yakın geçmişin tarihinden çıkan dersler göstermektedir ki; askeri güçle oluşturulan “barış”lar uzun süre sürdürülemiyor. Tersine eninde sonunda halkların istekleri galip geliyor; halklar kendi kaderini tayin için ihtiyaç duydukları adımları atıyorlar. Bu yüzden de iki ülke arasında ya da bir bölgede barışın sağlanmasının koşulu, asker ve ekonomik gücü olanın sağladığı “sükunet” değildir. Az çok gerçek bir barış, halkların kendi kaderini tayin hakkına saygı gösterilen, halklara ve ülkelere rejim dayatmalarının olmadığı koşullarda sağlanabilir. 

Hele de bölge ülkeleri arasındaki krizlerin çözümünde, bu ülkelere rejim dayatmaktan vazgeçmek, çok önemli görünmektedir. Türkiye’nin Suriye ve Irak politikasında da bu açıkça görüldü. 

HALKLARA REJİM DAYATMAK EMPERYALİSTLERE HİZMET EDİYOR

Irak’ta Irak Hükümeti’nin ülkeyi nasıl yöneteceğine karışıldığında ülkeler arasındaki gerilimlerin nasıl büyüdüğünü, mezhepçilik, etnik farklılık gibi etkenlerin hızla yükseldiğini gördük. Suriye’ye rejim dayatılması da sadece Suriye’deki iç savaşı kızıştırmadı, bölgedeki bütün çelişkileri harekete geçirdi. 

Kuzey Suriye’deki, Rojava halkının kendi kaderini tayin etmesine Türkiye hükümetinin karışması, dayatmalarda bulunması ve şartlar öne sürmesi sadece Suriye krizini büyütmüyor, aynı zamanda bölgeye müdahale etmek için bahaneler arayan ABD ve Rusya’nın Suriye’ye ve bölgeye yerleşmesine de “meşruiyet” sağlıyor. 

Nitekim, IŞİD’in Suriye ve Irak’ta toprak ele geçirerek devlet ilan etmesi, ABD’nin askeri olarak bölgeye dönmesine meşruiyet sağladığı gibi Rusya’nın da bölgedeki etkinliğini artırmasına dayanak sağlamıştır.

Şimdi de Türkiye’nin PYD ve YPG’yi terörist ilan ederek, Suriye’deki Kürtlere “rejim” ve “kader” dayatması, ABD’nin Rojava’da askeri üsler kurması, SDG’ye silah sağlaması, askeri olarak bölgeye yerleşeceği çeşitli girişimler yapmasına dayanak oldu.

Kısacası; “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganını bayrak edinen siyaset, ne Türkiye’ye ne de bölgedeki halklara yaradı. Ama ABD ve Rusya’nın, bölgedeki askeri varlıkları ve siyasi etkinliklerinin artmasına hizmet etti.

TÜRKİYE BARIŞ SÜRECİNİ DEVAM ETTİRSEYDİ?..

“Eğer Türkiye, Rojava kantonlarına ‘rejim’ ve ‘gelecek’ dayatmak yerine, onların kendi kaderini tayin hakkına saygı gösteren bir çizgide, barışçıl bir ilişkiye girseydi; ABD’nin bölgede Kürt güçlerine dayanarak askeri olarak yerleşmesi mümkün olabilir miydi?” sorusuna verilecek yanıt, Türkiye’nin bölge politikası bakımından da önemlidir.

Yine benzer biçimde Rusya’nın bölgede varlığını güçlendirmesinde de Türkiye’nin Suriye rejimine yönelik baskıları ve rejimi terörist, halk düşmanı ilan eden bir çizgide olması, önemli bir etkendir. Özellikle IŞİD’in yenilmesinden sonra Türkiye’nin bölge politikası hem ABD hem de Rusya’nın bölgeye yerleşmesi, bölge halklarının gözünde meşruiyet kazanmasına yaramaktadır. 

Kısacası, “Bir gece ansızın gelebiliriz” gibi söylemler şoven milliyetçiliğin etkisindeki halk kesimlerinden çok alkış alıyor olabilir, ancak bu tarz politikanın orta vadede, Türkiye’yi daha büyük zorluklara sürükleyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Örneğin; “Türkiye barış sürecini sürdürseydi; ABD bölgeye üs kurmak için Kürt güçlerinden destek bulabilir miydi; Rusya Suriye rejimini bu ölçüde teslim alabilir miydi; İran bölgede mezhepçilik üstünden bu ölçüde etkin olabilir miydi?...” sorularının yanıtı herhalde büyük ölçüde “hayır” olurdu!  

BU POLİTİKA TÜRKİYE İÇİN SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?

“Aktif dış politika”, “Osmanlı mirası coğrafya üstünde egemen güç olma” , “MİT’in dış politikanın başlıca dayanağı olarak kullanılması”, “Bölgedeki cihadist gruplarla ilişki içinde bölge gücü olma”, “İslam’ın önder ülkesi olma”, “Bölge ülkeleriyle rekabet”, “Bölgeye müdahale eden emperyalistler arasında savrulma”, “Bölge ülkelerine rejim dayatma, bölgede kendi kaderini tayin etmek isteyen ülkelerin kaderine müdahale etmeyi kendisi için hak görme” üstünde yükselen bir dış politika Türkiye için sürdürülebilir midir?

Elbette ki, bu politikanın arkasında gerekli ekonomik, diplomatik ve askeri güç varsa az çok sürdürebilirdir. Örneğin ABD ve Rusya bunu yapıyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan; bu politika için; “Artık Türkiye Osmanlının son döneminin ‘hasta adamı’ değil; ekonomik gücümüz de askeri gücümüz de, bölgedeki amaçlarımız için yeterlidir” diyor.

ABD ve Rusya gibi büyük emperyalist ülkeler bu tür politikalar uyguluyorlar. Ama bu ülkelerin ekonomik ve diplomatik ve askeri güçleri, Türkiye ile kıyaslanamayacak ölçüde fazladır. Daha da önemlisi bu emperyalist ülkeler bu politikaları sınırlarından çok uzaklardaki ülkelerde ve bölgelerde uyguluyorlar. Eğer politikaları başarısızlığa uğrarsa da ödeyecekleri fatura ödeyemeyecekleri kadar büyük olmuyor. Ama Türkiye bu politikayı, 1500 kilometrelik Irak ve Suriye sınırı boyunca uygulamaya çalışıyor ve bu politikayı sürdürmek için gerekli ekonomik ve askeri gücü olduğunu iddia ediyor. 

Daha yılın başında 30 milyar TL’lik yeni vergilerin 18 milyarının nedeninin, artan askeri harcamalar olduğu dikkate alındığında Türkiye açısından bu politikanın orta vadede ekonomik olarak bile sürdürülemeyeceğini gösteriyor.

(*) Rusya ABD’nin bu girişimine, “Suriye’nin bölünmesine hizmet eder” diye karşı çıkarken, Türkiye’nin Afrin’e yönelik tutumuna da “İdlib’de yeni kontrol noktaları oluşturma çağrısıyla yanıt verdi. Sanki, “Afrin’i bırak İdlib’e bak” dercesine!

www.evrensel.net