AKP-MHP ittifakına Kürtler ne diyecek?


15 Ocak 2018 06:19

MHP lideri Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ı destekleyeceklerini ilan etmesiyle birlikte ülke seçim atmosferine girmiş oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla ortak bir komisyon kuran AKP ve MHP kurmayları nasıl bir seçim modeli ve ittifakının kendilerine kazandıracağı üzerine çalışıyorlar. Bu ittifakın ardından medyada öne çıkan tartışmalardan biri de Kürt seçmenin AKP’nin MHP ile ittifakına tepkisinin ne olacağı konusu oldu. Hürriyet’ten Deniz Zeyrek, Habertürk’ten Muharrem Sarıkaya, Star’dan Hüseyin Gülerce gibi birçok yazar ve yorumcu bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyorlar.

Ancak bize göre bu tartışmalar daha baştan yanlış bir eksene oturtularak yapılıyor. Çünkü ‘Kürt seçmenin AKP-MHP ittifakına ne diyeceği’ sorusu belki olağan koşullarda anlamlı bir soru olabilirdi. Ancak ülkede son 2-3 yılda bu soruyu anlamsız hale getiren olağanüstü gelişmeler yaşanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘çözüm süreci’nde masayı devirdiği ve 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarını tanımadığını ilan ettiği günden bugüne artık bu tartışmanın ekseni değişmiştir.

Her şeyden önce bu geçen süre içinde Kürt sorunu bakımından MHP’nin söyleyebileceği ne varsa, AKP-Erdoğan iktidarı tarafından fazlasıyla uygulanmaya konulmuştur. Dolayısıyla bu sürecin Bahçeli ve MHP’sini getirdiği yer Erdoğan’a biat ve AKP içinde bir eklenti haline gelme oldu. Öyleyse burada sorulması gereken soru, Kürtlerin AKP’nin MHP ile ittifakına değil, Erdoğan iktidarının bu geçen süre içinde ülkede ve bölgede (özellikle Suriye ve Irak’ta) Kürt sorununa dair uyguladığı politikalara tepkisinin ne olacağıdır.

Bu soruyla ilgili değerlendirmemize geçmeden önce bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Yapılan analiz-değerlendirmelerde Kürtler ‘sınıfsız-zümresiz kaynaşmış bir kitle’ymiş gibi değerlendiriliyor. Oysa cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye egemen sınıflarıyla kader birliği yapan Kürt feodal-burjuva çevreler oldu. 1980’li yılların ortalarında başlayan ‘son Kürt isyanı’nda da koruculuk sistemini kabul eden aşiretler bu işbirliğinin en somut ifadesi oldu. Bugün de burjuvalaşmış korucu aşiret reisleri, devletten aldığı ihalelerle büyüyen işbirlikçi Kürt sermaye çevreleri ve demokratik-laik karakterli ulusal mücadeleye düşman olan kimi dini tarikat-cemaatler gibi sınıf ve tabakalar iktidarla kader birliği halindedir. Bu çevrelerin muktedir (Erdoğan) gücünü korudukça, daha doğrusu iktidarın gidici olduğunu görmeden tutumlarını değiştirmeleri beklenemez. Üstelik bugün hem ‘şehir savaşları’ sürecinde yıkılan kentlerin yeniden imarı ve devletin kayyım atayarak el koyduğu belediyelerin ihaleleri, hem de Kürt hareketinin yoğun baskı ve tutuklamalarla tasfiye edilmesine yönelik politikalar işbirlikçi burjuva çevrelerin ve dini cemaat-tarikatların iştahını fazlasıyla kabartıyor.

Demek ki bu tartışmaların en can alıcı noktası, Kürtlerin ulusal-demokratik mücadele etrafında birleşmiş geniş halk kesimlerinde bir çözülme olup olmadığıdır. Gerek 1 Kasım 2015 seçimlerinde ve gerekse parti eş başkanlarının aralarında olduğu binlerce Kürt siyasetçinin tutuklandığı ve insanların sokağa çıkmasının dahi yasaklandığı koşullarda yapılan 16 Nisan referandumunda küçük oy kaymaları hariç -ki bunda ‘şehir savaşları’nın ve bu süreçte yüz binlerce insanın göç etmek zorunda kalmasının etkisi yadsınamaz- ciddi bir tutum değişikliği olmadı. Özellikle 16 Nisan referandumu sürecinde Kürt kentlerindeki sessizlikten bir ‘çözülme’ beklentisine girenlerin yanıldığı ve ulusal hareket-mücadelenin etkin olduğu hemen bütün kentlerde ‘hayır’ın üstün çıktığı görüldü.

Şunu da eklemek gerekir ki, Kürt kentlerindeki sessizlik devam etse de bugün durum 16 Nisan referandumu sürecinden farklıdır. Hatırlanırsa referandumdan hemen önce Şubat 2017’de Barzani Türkiye’yi ziyaret etmiş ve referandumda Erdoğan’a desteğini açıktan ilan etmişti. Özellikle Erdoğan-Barzani görüşmesinde Türk bayrağının yanına Kürdistan bayrağının asılması, belli Kürt çevrelerinde beklenti yaratmıştı. DBP-HDP çizgisine mesafeli milliyetçi-muhafazakâr Kürt çevrelerinde Erdoğan’ın özellikle Irak Kürdistan bölgesinin olası bağımsızlığını destekleyeceği beklentisi oluşmuştu -ki, referandumda Türkiye’de Barzani’ci çizgideki Kürt partilerin bir kısmı ‘boykot’ derken, bir kısmı açıktan ‘evet’i desteklemişti. Ancak beklentinin aksine, Erdoğan iktidarı Irak Kürdistan bölgesinde 25 Eylül 2017’de yapılan ‘bağımsızlık referandumu’ karşısında İran ile işbirliği halinde hak tanımaz baskıcı bir tutum takınmış ve bu tutum Erdoğan iktidarının bugüne kadar birlikte yürüdüğü milliyetçi-muhafazakâr Kürt kesimlerini de kaybetmesinin önünü açtı.

Elbette önümüzdeki dönemde konu ile ilgili tartışmalar artarak devam edecek. Ancak bu tartışmalarla ilgili şimdiden şunları söyleyebiliriz: Baskı ve şiddet politikaları ile Kürt mücadelesini tasfiye edebileceğini sanan Erdoğan iktidarı, kendisiyle kader birliği yapan çevrelere bakarak doğru yolda ilerlediğini düşünebilir. Fakat ‘şehir savaşları’ nedeniyle göç etmek zorunda kalan yüz binlerce Kürdün 90’lı yıllardan farklı olarak Batı metropollerine değil, yanı başındaki Kürt il-ilçelerine göç etmesi, yaşananların birlikte yaşama dair inancı zayıflatmasının ve bağlı olarak kopuş duygusunu geliştirmesinin bir sonucudur. Yani iktidarın demokratik barışçıl çözüm yerine baskı ve şiddet politikalarına sarılması, iddia edilenin tersine ülkeyi birlikte yaşama değil, bölünmeye doğru sürüklemektedir. Öte yandan bugün Tansu Çiller döneminde İçişleri Bakanlığı yapan İyi Parti Başkanı Meral Akşener’in ya da Saadet Partisi gibi partilerin Kürt kentlerini ziyaret edebilmeleri, Kürtlerin yeni arayışlarının değil; aksine tek adam rejimine karşı olan bütün güçlere birlikte mücadelenin kapısını aralayan demokratik mücadele birikiminin bir sonucudur. Çünkü tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisindeki Kürt milletvekillerini MHP ile ittifaka ikna etmek için söylediği gibi: Kürtler artık 90’lardaki Kürtler değil!

www.evrensel.net
ETİKETLER AKP, MHP, İttifak