Gazeteciliği kurtaracak formül: Kadınların cesareti + Mesleki dayanışma


14 Ocak 2018 04:15

Haberini aldığım günden beri bekliyordum, gösterime girdiği cuma günü bitirmem gereken işleri bırakıp sinemaya koştum, The Post’u izlemek için. Film ayrıca Anayasa Mahkemesinin Mehmet Altan, Şahin Alpay ve Cumhuriyet Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay’ın bireysel başvurularını değerlendirip kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermesine rağmen Şahin Alpay’ın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Mehmet Altan’ın yargılandığı 26. Ağır Ceza Mahkemesinin AYM’nin gerekçeli kararının Resmi Gazete’de yayımlanmaması gibi akılalmaz bir gerekçeyle tutukluluklarına devam kararı verdiği akşamın sabahında gösterime girdi. Gazetecilerin #EmsalKarar etiketiyle tüm tutuklu meslektaşları için özgürlük istediği, AYM’nin Twitter hesabından “Kararın basın duyurusu ve tam metnine Mahkemenin internet sitesinden ulaşılabilir” mesajı attığı akşamdan bahsediyorum. İki mahkeme de aynı kararı verdiğine göre AYM’nin kararlarına “Saygı duymayanlar” tarafından uyarılmış olsalar gerek.

Neyse biraz nefes almak için “Adalet anlayışı buysa, dünya yandı” denilen ABD’ye dönelim. Tarih 30 Haziran 1971, Yüksek Mahkeme 3’e karşı 6 oyla Vietnam Savaşı ile ilgili Nixon Hükümeti ile geçmiş hükümetlerin halkı ve kongreyi nasıl yanılttığını içeren Pentagon Belgelerini yayımlayan The New York Times ve The Washingon Post gazetelerinin suçsuz olduğuna karar verir. Mahkeme ayrıca belgelerin yayınlanmasının engellenmesinin de anayasaya aykırı olduğuna hükmeder. Belgeleri yayımlayan The New York Times’a uygulanan sansürün gerekçesi ulusal güvenliğin korunmasıdır. ABD bir savaşın içindedir ve savaşlarda basının tarafsız olması düşünülemez. Oysa yedi bin sayfalık belgelerde Vietnam Savaşı’nın kaybedileceği baştan bilindiği halde iç kamuoyunun bir “utanç yaşamaması” için yalan söylendiği ortaya çıkmıştır yani pek çok genç asker aslında iktidarın bekası için ölüme yollanmıştır. Belgelerin yayımlanmasında apaçık bir kamu yararı söz konusudur.

Buraya kadarı bildiğimiz medya-iktidar ilişkileri sorunu, hemen her gün dile getirdiğimiz #gazeteciliksuçdeğildir’in 1971’deki hali. Film esas olarak o dönemde finansal zorluklar içinde yerel bir gazete olan The Washington Post ve onun sahibi Katharine Graham’ın aldığı cesur kararlara odaklanıyor. Erkekler dünyasında küçümsenen Graham’ın mahkeme çıkışı demeç vermek yerine kadınların arasından geçip işinin başına döndüğü sahne kadın dayanışmasına güçlü bir selam yolluyor. 

“Erkek iktidarının zamanı geçti” dedi Oprah Winfreyi, Golden Globe ödül töreninde, basının önemine dikkat çeken ama asıl olarak ilham veren kadınları alkışlatan konuşmasında. Geçen yıl da benzerini Graham’ı canlandıran Merly Streep yapmış, aynı törende “Gücü sınırlı tutacak, öfkelendiklerinde onları eleştirecek prensip sahibi bir basına ihtiyacımız var” demişti. 

Burada kesip Türkiye’ye dönüyorum. Son dönemde kamuoyunu ayağa kaldıran özel haberlerin pek çoğunda kadın gazetecilerin imzasının olması sizce tesadüf mü? İster kabul edin ister etmeyin kriz zamanlarında en soğukkanlı ve en cesur davrananlar hep kadınlar oluyor. Üstelik haberlerinin üzerine kaynak gösterme zahmetine dahi katlanmadan konan erkek muhabirlere ve editörlere rağmen. Eylemlerle seslerini yükselten kadınlar, onları haber yapan kadınlar, Çağlayan Adliyesinde duruşma salonu önlerine konan bariyerlere en yüksek sesle direnen onlar, duruşmalarda olan biteni anbean ileten, İngilizceye çevirip dünyaya duyuran onlar. Gazetecilerin, akademisyenlerin yargılandığı davalardan Nevin Yıldırım’ın duruşmasına koşan yine onlar…

İsyanın bir parçası olmak güzeldir

The Post, Graham’dan yola çıkarak kadın dayanışması, ki bu bir-iki sahne haricinde çok baskın değil keşke olsaydı, ve daha genelde gazetecilik dayanışmasının öneminin altını çizmesi açısından önceki gazetecilik filmlerinden farklı bir yerde. Spielberg, gazetecilik mesleğinin eski değerlerle kutsanmasının zamanının geçtiğini vurguluyor adeta. Filmin en çarpıcı karakterlerden biri olan, ailesi soykırım nedeniyle bu topraklardan göçmüş, herhalde gazetecilik dersi veren her akademisyenin derslerinde “The Media Monopoly” kitabına referans verdiği Ben Bagdikian’ın “Hep isyanın bir parçası olmayı istemişimdir” sözü 30 Haziran 1971’de o kararın nasıl ve neden çıktığının anahtarı. 

Bir Hollywood filmi olarak The Post’u “Kötüler vardır ama atalarımızın kurduğu sistem iyilerin kazanmasına olanak tanır” klişesiyle okumak da mümkün elbette. Ancak bildiğimiz üzere ABD’de de artık kurucu ilkeler, ilk değişiklik (First Amendment) krizde ve kahramanlar artık çok sigara içen, dünyayı değiştiren kahraman, “cool”, erkek gazeteciler değil.

Filmden çıkınca MİT TIR’larını, çözüm sürecinin sonunu getiren Ceylanpınar’daki iki polisin öldürülüşünü, The Blacksea.eu belgelerini, Berat Albayrak’ın ifşa edilen maillerini, Paradise Papers’ı, Zarrab davasını ve son olarak Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in Paris’teki suikastlarıyla ilgili olarak PKK tarafından kaçırılan MİT mensuplarının yayımlanan videolarını düşündüm. Her biri Türkiye’nin kaderini değiştirecek denli güçlü ama tek başına göğüslenemeyecek kadar zor haberler. Tek bir kaynağa dayanıldığında elde patlayacak ancak iyi araştırıldığında kıyamet koparacak cinsten. MİT TIR’ları haberi yüzünden Cumhuriyet gazetesinin başına gelenler basın için yeterince cesaret kırıcı. Ancak başka türlüsü de mümkündü, hâlâ da mümkün, “ama onlar da” diye başlayan cümlelerin yerini “Onlar kaybederse biz de kaybederiz”in almasıyla bu zamanlar için başka türlü bir gazetecilik dayanışması kurmak pek çok şeyi değiştirebilir. AYM’de kimin atadığı üyelerin ne yönde oy kullandığını tartışmaktan, Twitter deyimiyle “Analiz kasmaktan” daha etkili olacağı aşikar. Geldiğimiz aşamada belki bir KHK ile AYM’nin etkisiz kılınması olası ama gazeteciliği bitirmek mümkün mü? Ne mutlu ki olmadığını son bir buçuk senedir gördük.

www.evrensel.net