Gidenlerin ardından


14 Ocak 2018 04:15

Başıma bir iş gelince, üzerine düşünürüm birkaç gece. O yüzden işbu yazı, gecikmiş değil, kendimce üzerine yatılmış, dinlendirilmiş bir yazıdır.
Bu pazarınızda, dilerim eskimemiştir gündeminiz, sıkmam yüreğinizi.

Birkaç nesil birden harmanız bu sıralar. Çocukluğumuzun hatıraları kayıp gidiyor ellerimizden. 

İnsan öyle bir varlık ki ağzı “Yok canım geçti bizden o işler, yaş kemale erdi” derken içinden saklambaç oynuyor, canı şekerleme çekiyor.
Büyüdüğünü kabul etmek herkese zor geliyor. Ne zaman ki bir kahramanımız daha toprak oluyor o zaman hayat bize onlarca yaş ederinde bir tokat daha indiriyor.

Adile Naşit aramızdan ayrıldığında ben 8 yaşındaydım. Öldüğü gün içim çekildi ağlamaktan. Anneannem yanımdaydı, papatya çayları yaptı, ısırgan otu kaynattı, sakinleştiremeyince en sonunda kızmıştı.

“Onca sene sana emek verdim, bak Adile’ye bu kadar ağlarsan ben ölünce n’apacaksın? Ayıp değil mi? Demezler mi Adile Naşit’e de bu kadar ağlamıştı bu diye?” O zaman sustum.

Yani anneanne acısının bir tık altında ağladım işte.

Adile Teyze öldüğünün ertesi günü kimse bana “hadi yatağa” demeden, dişlerimi fırçalarken başımda durmadan, kendim yatmaya başladım. Kuzucuklar işi bitti çünkü. Bir gecede büyüdüm. Öksüz kaldık.

Barış Manço gittiğinde de yetim. 

Adile Teyze adlarımızı seslenirdi, Barış Abi de “adam” yerine koyar mikrofonu elimize verirdi. Kocaman insanla konuşur gibi konuşur, zorlamaz, eleştirmez, dalga geçmezdi. Çocukla çocuk olmak değildi onunki, o zaten çocuktu sanki.

Dünyayı gezerdik onunla. O zamanlar orta direk için uçağa binip yurt dışına gitmek ancak piyango zamanları kurulan bir hayaldi zira.
Japonya’yı, Ekvador’u ondan gördük, Alamancı dediğimiz arkadaşlar kışları nerede yaşıyor, onunla öğrendik.

Kemal Sunal’ı kaybettiğimizde kardeşimle gittik cenazesine. Küçüktü o zamanlar. Ağlarken “N’apacağım ben şimdi” diyordu. Küçücük kalbi, ailemizin direğini kaybetmiş gibi panikteydi.

Ahmet Kaya öldüğünde de bana aniden, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak hissi gelmişti, bir daha da gitmedi.

Rıfat Ilgaz’ın vefatından sonra çekilen tüm Hababamlar bizi utandırdı. Belki de hiçbirinde “yazarı okuyacak bunu” kaygısı yoktu, ondandı. Hafize Ana’nın anaçlığını, Mahmut Hoca’nın tatlı sert babacanlığını sevmiştik. 

Münir Özkul ve Aydın Boysan’ı peş peşe kaybedince, bizi bir telaş sardı. Çocukluğumuzun son hocası gitti ya biz artık terbiye olmazmışız gibi, Yaşar Usta da olmazsa hiç işçiler kazanamazmış gibi panikledik. Sanki Aydın Boysan olmayınca rakı da olmayacak, masalarımıza ne buz koyacak bir garson bulabileceğiz ne de rakıyı nasıl içtiğimizi bilen bir dost. 

“Neden bunca üzüntümüz” diye düşündüm o günden bu zamana.

Eğri oturup doğru konuşursak, belki de hiçbirimiz onca şanslı olamayacağız, 90’lı yaşları görecek kadar. 

Bu yaştan sonra aileler bile hazırken olabilecek her kötü haberde, bizim perişan olmamız neden?

Önce şöyle bir fikir yürüttüm:

Tüketim toplumu denen şeyin iyice göbeğindeyiz. Artık hepimizin birlikte sevebileceği filmler, kitaplar, şarkılar yok. O kadar çok ki arz ve talep de öyle azaldı ki, bizim naiflikteki son kesişim kümelerimizdi bu insanlar. Şimdi binlerce şarkı aynı anda çıkıyor, her hafta yüzlerce yeni kitap basılıyor, her sinemada onlarca film birden vizyona giriyor. İnternette milyonlarca film de bedavaya izleyici bekliyor.

Biz artık kesişemeyiz ortak paydalarda. Hepimiz sorunsuzca sevemeyiz bir karakteri. 

Burada bir örnek vermek istedim sonra.

Yazıyı yazarken diyeyim ki “Mesela x’in ne farkı var 7’den 77’ye’den?”

Bulamadım. Biz gidenleri de yedekleyememişiz zaten. Kimse yeniden öyle içten mikrofon uzatmamış çocuklara, kimse masal okumamış televizyondan çocuklara. Hiçbir ana akım kanal da ana haber bülteninden önce masala zaman ayırmaz ya neyse. 

O zaman bu kayıplar bizim sadece kahkahamız, çocukluğumuz, gözyaşlarımız, şarkılarımız değil de naif yanımız mıydı? Yerine yenisini koyamadığımız en insan halimiz? Tahammül noktalarımızı mı yitirdik yoksa biz? Bir kişi daha Aydın Boysan gibi anlatabilecek mi anılarını o rahatlıkla? 

Burada durdum. Açıp bir sürü video izledim. Hababam’dan, Neşeli Günler’den, Devekuşu Kabare, Aydın Boysan’ın çıktığı programlar, röportajlar, tiyatroda Münir Özkul, Barış Manço’nun coğrafya anlatışı...

Üzülerek fark ettim, giden herkese çok üzülüyoruz çünkü çocuk başımızı okşayan şefkat ellerini kaybediyoruz biz birer birer.

Hayat bizi biledi. Bir savaşın ailesinden ayırdığı çocuğun sokaklara düşmesi gibi, 7 yaşında bali çekip 9’unda sustalı kullanması ve çocuk olmanın ne olduğunu bir daha hiç hatırlamaması gibi.

Bizi hayat ailemizin sarı lambalı, yün halılı sıcak salonundan çekip oto sanayiye fırlattı sanki. Daha dün gibiydi sıcak sobalarda kestane pişirişimiz şimdi küçük ellerimizle karalar içinde, anlamadan egzoz tamir eder gibiyiz.

Bizim üzerimizde bir şefkat eli kalmadı. Geçmişimiz baba figürleri ile doluydu. Seçer sığınırdık birine. Alışmışız.

Son 15 yılda başka bir baba figürü dayattılar bize. Verdi azarı, verdi tokadı. Alışık değildik. İstemedik, mecbur kaldık. Babadan rahatsızsak da birbirimizi ve evimizi seviyorduk, kapıyı çekip ceketi alıp çıkamadık.

Rıfat Ilgaz’ın, Muzaffer İzgü’nün, Sadık Şendil’in kaleminden çıkan babalar dururken bir anda Kemalettin Tuğcu romanında bulduk kendimizi.
Sonra işte bilendik. Hayat bizi keskinleştirdi. Kardeşlerimizi beğenmez olduk, kendimizi de. Öyle deli fişek saçıldık ortaya. Burnumuzu kolumuza silip, dişlerimiz arasından yola tükürür gibi, hırt gibi yaşıyoruz. Kana basınca ayağımız, gidip çimene sürüp temizleyecek kadar donuklaştık.

Ne zaman ki eskilerden biri veda ediyor, küsüp kapısını uzundur çalmadığımız babamız gitmiş gibi panikliyoruz, yüreğimiz sıkışıyor.

İçimizdeki naiflik tam kabuk tutmamış demek ki, pareleniyor. 

Bir keresinde “Bi’sigara ateşlesene” dedi bana yolda bir çocuk. Yedi yaşında ya var ya yok daha. “O’lum deli misin bu yaşta içilir mi?” dedim. “Neler içilmez ki bu yaşta, efkarımız var abla” dedi.

Elleri çatlamış, kapkara ama ufacık, pontik hâlâ. Oysa tırnaklarını annesi keser o yaştaki çocukların.

“Yemek alayım” dedim, “Aç çocuk mu sevindirmeyi seviyorsunuz hepiniz?” dedi. Bir oturdu içime o laf anlatamam. Karın açlığı mı bizim tek mazur gördüğümüz? Ruhu her mideden daha açsa insanın, nasıl el uzatacağımızı bilemeyecek kadar taş mıyız biz? 

Kaldık öyle karşılıklı. Ben uzaklara uçacaktım 5 saat sonra, o zaten olması gereken yerden fersah fersah uzakta. O an kaldıracım olsa dünyayı devirsem dedim, kanunlar olmasa tutsam elinden götürsem. 

Ayakta duruyoruz. Biliyorum gözleriyle yargılıyor beni, çocuk masumluğu ile değil, bir çakalın bakışı. Biraz daha gelirse üstüme, umut ediyor ki paket aldıracak bana tekel’den.

Bense kendime ihanet edip onu yapamam. Ben de sansar gibi bakıyorum ona. Çocukluğundan tutayım istiyorum, açığını arıyorum.
“Kumandalı araba?” dedim aniden. “Yok eben! Hadi canım sen de?” dedi.

“Valla lan” dedim, attım elimi cebime “aha” dedim, “Bu kadar var işte kalk köş

edeki oyuncakçıya soralım.” Önden bir koşuşu vardı. Görseniz aynı 7 yaşında gibi.

Demem o ki, belki film bitti, belki babalar üvey artık ve belki de biz evden ayrılacak kadar büyüdük.

Madem ki başımızı okşamıyor hiçbir el, birbirimize yeteceğiz o zaman kardeşler.

Kuzucuk belleyeceğiz çocukları, Yaşar Usta gibi dikileceğiz, Mahmut Hoca gibi öğreteceğiz hayatı, iyi işler yapıp iyi yaşayacağız. Rehberlerimiz azalıyor, oralara bazılarımız oturmalıyız.

Çocuğa tütün versen tütünü, koynuna sarsan kokunu çeker içine.

İçimizdeki çocuktan da eksik etmeyeceğiz şefkati.

Bu hafta da kitaplar Rıfat Ilgaz’dan, filmler Yeşilçam’dan olsun.

Çocukluğunuz baki, şefkatiniz daim olsun.

www.evrensel.net