Türkiye - Almanya ilişkileri: Kış ortasında bahar havası normal mi?


12 Ocak 2018 04:15

Geçen hafta sonu Türkiye-Almanya ilişkilerini normalleştirmek için Goslar’daki Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in evine kadar giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Antalya’da bir grup Alman gazeteciyle yaptığı görüşmede, yeni hükümet kurulduktan sonra ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya’ya gideceğini ya da Başbakan Angela Merkel’i Türkiye’ye davet edeceğini söyleyerek, girilen yoldan devam edeceklerinin haberini verdi.

Bugüne kadar her iki ülke arasında olanlara bakılırsa bu sefer Merkel’in Erdoğan’ı ayağına çağırması, ona göre bir diplomatik karşılama hazırlaması şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü, geride bıraktığımız dönemde Türkiye-Almanya ilişkilerinde yükselen tansiyon pek çok alanda kırılmalara yol açtı ve bunun yeniden eski rayına oturması için Erdoğan’ın epey taviz vermesi gerekiyor.

Bu taviz elbette Erdoğan’ın değil, Türkiye’nin geleceğinin daha fazla ipotek ettirmekten başka bir şey değildir.

Günümüzün en önemli sorusu, daha bundan üç-beş ay öncesine kadar Merkel’in, Gabriel’in, Cem Özdemir’in partilerini “Türkiye düşmanı” ilan edip, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenleri bu partilere açıktan oy vermemeye çağıran, Almanya’yı “Nazi metotları” uygulamakla suçlayan, “diplomatik nezaketi” de bir yana bırakan Erdoğan ve bakanları, neden şimdi alelacele ilişkileri normalleştirmek için çalıştığıdır.
Açıktır ki; ne Merkel ve Gabriel ne de Erdoğan ve Çavuşoğlu bir kaç ay önce söylenenleri unutmuş değil. Hiç birisinde balık hafızası yok. Dahası, bu tutumun Erdoğan ve bakanları için hiç de yeni olmadığı da biliniyor.

Çavuşoğlu’nun Antalya’da Alman gazetecilerle buluşmasına katılan Der Spiegel’in Türkiye Temsilcisi Maximillian Popp, dünkü yazısında Erdoğan’ın Trump, Putin ve Merkel hakkında söylediklerini sıralayarak, haklı olarak nasıl hızlı şekilde “U dönüşü” yaptığını hatırlatıyor.
Daha önce Erdoğan’ın Almanya’ya yaptığı hakaretleri olduğu gibi tekrarlayan Çavuşoğlu şimdi, “Almanya’yla neden bir sorunum olsun?” diye soruyor.

Peki sormak gerekmiyor mu, madem Almanya’yla bir sorununuz yoktu, bunca gürültü, bunca hakaret neydi o zaman? Bir gün “düşman” diğer gün “dost” olmak var mı?

Son bir-iki aydır Ankara-Berlin hattında olanlara baktığımızda aslında burjuva diplomasisinde bunun mümkün olduğu görülüyor. Kameralar karşısında, gazete sayfalarında birbirlerine demediklerini bırakmayan siyasetçiler, mesele kendilerinin ve temsil ettikleri sermaye kesimlerinin siyasi ve ekonomik çıkarları olunca hiçbir şey olmamış gibi hareket edebiliyorlar. Hatta birbirlerini evlerinde dahi ağırlayabiliyorlar.
Bunun nedeni elbette Türkiye ve Almanya egemenlerinin karşılıklı çıkarlarından kaynaklanıyor. Erdoğan, dış politikada Türkiye’yi hızla hedef ülke haline getirdi.

ABD’den sonra şimdilik İdlib, gelecekte bütün Suriye üzerinden, Rusya ile de iplerin gerileceği bugünden görülebiliyor. Kendisini kurtarmak için hızlı şekilde bu kez yüzünü Avrupa’ya döndü ve bu temelde hamleler yapıyor.

Erdoğan’ın içine düştüğü zorunluluktan ötürü Paris ve Berlin’in kapısını çaldığının farkında olan Macron ve Merkel, şimdi çıtayı yukarıya çekerek daha fazla taviz koparmanın hesaplarını yapıyorlar. Bunların başında Türkiye’ye daha fazla silah satma, ihale kapma, siyasi açıdan etkili olma geliyor.

Durum bu kadar açık ve net.

Ne var ki, Erdoğan’ın bu pragmatist yaklaşımına Avrupa’nın verdiği olumlu yanıt, siyasi ömrünün uzamasına, hareket alanın genişlemesine yol açıyor. Dolayısıyla Merkel ve Macron’un Erdoğan’a kapıyı açması, aynı zamanda siyasi ömrünü uzatmaya yardım etme anlamına geliyor. Hem de içeride onca eleştiriye rağmen...

ABD, Rusya ve Avrupa arasındaki çelişkileri kullanarak diplomatik manevra yapan Erdoğan, bugüne kadar başarılı da oldu. Arka planında kısa dönemli siyasi hesapların olduğu bu normalleşme süreci elbette hiçbir şekilde sağlıklı ve kalıcı değil. Zira bir kaç ay sonra ilişkilerin yeniden gerilmeyeceğinin güvencesi de yok.

Almanya ile Türkiye ilişkilerinin gerilimden uzak, normal seyirde izlemesi, Almanya’nın temel hak ve özgürlükler konusunda tutarlı bir tutum alması elbette önemli. Son iki yıldır olanlara baktığımızda gerilimin en ağır faturasının Türkiye ve Almanya’da yaşayan emekçilere çıkarıldığı ortada. Karşılıklı izlenen politikalar ön yargıları ve düşmanlıkları körükledi. Bu tablodan Türkiyeli ve Almanyalı emekçilerin çıkarması gereken en önemli sonuç, hükümetlerin ve devletlerin karşılıklı çıkarlara dayalı “dostluk” ya da “düşmanlık” politikalarına aldırmadan, birlikte yaşamı, çıkarsız dostluğu ve kardeşliği güçlendirmek olmalı.

Bugün Almanya’da aynı fabrikada çalışan, aynı pankartı tutup birlikte uyarı grevine çıkan Türkiye kökenli işçilerle Alman emekçilerin çıkarı ve kaderi ortaktır. Hükümetlerin, pragmatist siyasetçilerin geçici, Türkiye ve Almanya halklarının dostluğu ve kardeşliğinin kalıcı olmasının yolu da buradan geçiyor.

www.evrensel.net