Ara dönem halleri


12 Ocak 2018 04:15

Futbol gündemi yine yoğun haberler eşliğinde transfere kilitlenmiş durumda. Cenk ve Arda zaten bir süredir transfer haberlerinde başı çekiyordu. Cenk’in transferi gerçekleşince bu kez de onun yerine Beşiktaş’ın transfer edeceği olası santrfor adaylarına dair haberler süslemeye başladı sayfaları ve ekranları. Başakşehir’e transfer olduğu yolunda haberler çıksa da Arda’nın durumu henüz netleşmiş değil. Bu transfer gerçekleşmezse, Arda bir kulübe imza atana dek haberlerin gözdesi olmaya devam edecek!..

Taraftarlar en çok transfer haberlerini sevdiği için medya da nabza göre şerbet veriyor. Sayfalar ağırlıklı olarak palavra transfer haberleriyle dolu. Öznesi belirsiz ve “iddia ediliyor”, “söyleniyor”, “belirtiliyor”, “bildiriliyor” gibi edilgen fiillerle biten tuhaf cümlelerle üfürdükçe üfürüyorlar. Dünyaca tanınmış oyuncuların adının tuttukları takımla birlikte anıldığını okumak/duymak ise belli ki bazı taraftarların gönlünü okşuyor, onlara gurur veriyor. Palavra haberlerin gördüğü yoğun ilgi, medyayı aynı yoldan yürümeye teşvik ediyor. Palavranın çok sattığı ve ciddi rant getirdiği zamanlardayız!..

Bilgi açısından çorak bir ortamda elbette teknik, taktik, fiziksel konular ve bu konular üzerinden futbolun gelişimi adına yapılması gerekenler ele alınacak değil. Hem bu konular araştırma ve bilgilenme, yani emek istiyor. Kocaman bir foto basıp altına da uyduruk metinler yazarak işi kotarmak varken kim uğraşır futbolun teknik, taktik, fizik yanıyla. Hangi alanda bilgilenmeye, araştırmaya, gelişmeye meraklıyız ki, futbolda olalım...

Devre arası takımlara, eksik ve yetersiz yanlarını düzeltme fırsatı sunuyor. Düzeltme deyince ise yöneticilerin ve teknik direktörlerin aklına transferden başka bir şey gelmiyor. Kadrodaki mevcut oyuncuları geliştirerek, değiştirerek eksiklikleri, yetersizlikleri, gidermeye çalışan yok. Yöneticisinden teknik direktörüne, medyasından taraftarına kadar herkes transfere odaklanırken, bunun dışındaki yöntemlerin adı bile geçmiyor.
Kendisine ve kulübün öz kaynaklarına güvenerek hedef belirleyen teknik direktörler kalmadı. Kariyeri boyunca 1-2 tane futbolcuyu geliştiren teknik direktörler çok başarılı kabul ediliyor. Oysa sadece birkaç oyuncuya değil geliştirdiği oyuncular ve oyun sayesinde, takıma aşama kaydettirmeyi başaran teknik direktörlere ihtiyacı var futbolumuzun...

Bütün bunlar bir yana, popüler futbol figürlerinin konuşmaları da fazlasıyla sorunlu. Meramını, tutarsızlıklardan, çelişkilerden uzak, açık, net ve anlaşılır şekilde ortaya koyabileni bağrımıza basacağız neredeyse. Bulmaca çözer gibi anlam çıkarmaya çalışıyoruz konuşmalardan... 
Fikret Orman, Beşiktaş’ı yüz milyonlarca taraftara sahip dünya markası bir kulüp haline getirmekten söz ederken Barcelona, Real Madrid, Manchester United ve Manchester City gibi kulüpleri örnek gösterip kendilerini bu kulüplerle kıyaslıyor. Türkiye’nin futbol organizasyonundan ekonomik olarak dünya devleriyle rekabet edebilecek bir takım çıkabileceğine inanmak ne kadar gerçekçi?

Sponsorluk ilişkilerini geliştirmek, marka değerini yükseltmek, pazarı genişletmek gibi laflar iyi güzel de, diğer yandan Cenk’in transferinden gelecek parayla futbolculara hem geçen seneden kalan şampiyonluk primlerinin, hem de son iki aylık birikmiş alacaklarının ödeneceğinden söz eden haberler okuyoruz. Bu da ister istemez Beşiktaş’ın model seçimini gözden geçirmesinde fayda olduğu düşüncesini akla getiriyor. Hedefler ile kapasite arasında uçurumlar varsa söylenenler anlamsızlaşıyor. 

Kaynakların yetersizliğine ve borçların tehlikeli seviyelere ulaşmasına dikkat çekerken, altyapıyı dışlayıcı, küçümseyici laflar etmek de başka bir tutarsızlık...

Bir milyardan fazla kişinin yaşadığı Müslüman coğrafyasını hedef seçip Muhammed Ali’ninkine benzer bir sempati yaratarak Beşiktaş’ı dünya markası haline getirme projesi ise Nasreddin Hoca’nın tele takılan koyun tüylerini biriktirip yüne dönüştürme ve sonra da bu yünle ördüğü giysileri satıp borcunu ödeme planını anımsatıyor!..

Şenol Güneş’in daldan dala atladığı, anlaşılması güç ifadelerle dolu konuşma tarzı da çok yorucu. Düşüncelerini, bir bütünlük ve uygun sıralama kaygısı gütmeden kafasına estiği gibi art arda sıralarken birdenbire alakasız biçimde Cumhurbaşkanının ülke sporu için büyük şans olduğu lafını araya sıkıştırıveriyor. Tabii yalaka basın bu lafı hemen başlığa çıkarıyor. Şenol Güneş’in böyle bir vurgulama yapmaktaki maksadını elbette bilemeyiz ama birilerine propaganda malzemesi verdiğini görmezden gelemeyiz.   

Aykut Kocaman da kendisine sorulan bir soru üzerine. milli takımda çalışmanın kutsal bir görev olduğunu söylüyor. “Milli” ve “kutsal” kavramlarının bir arada kullanımı çoğu kişinin gururunu okşuyor ancak Kocaman gibi “farklı” olduğuna inandığımız bir figürün, insanlaşmanın önünde ciddi bir engel oluşturan böylesi bir söylemi tercih etmesini elbette yadırgıyoruz. Kişisel bir hedefi, millilik üzerinden spora kutsallık atfederek dile getirmek, sığ bir popülist yaklaşımdan başka nedir ki? 

Yozlaştırıcı, yabancılaştırıcı, -olumsuz anlamda- dönüştürücü spor ortamı herkesi etkiliyor ve birbirine benzetiyor. Sonuçta, bize hayal kırıklığı yaşatan örneklere giderek daha sık rastlıyoruz...

www.evrensel.net